• Yeryüzünün Yeni Lanetlileri-Suriyeli Göçmenler

Yeryüzünün Yeni Lanetlileri-Suriyeli Göçmenler

Fotoğraf çok tanıdık, hemen yer yerde görebileceğimiz cinsten… Çeşitli dil ve kültürlere ait milyonlarca insanın yanyana yaşadığı bir ülkede olmak hem bir zenginliği işaret ederken, aynı zamanda bir hoşgörüyü çağrıştırır… Eğer bunları sağlayamadığımız koşullar var ise bizleri bekleyen büyük acılara tanık olabiliyoruz… Uzun yıllardır dil, etnik köken ve inanç bağlamında kardeşin kardeşi boğazlamasına tanıklık ettik…

Fotoğraf bize hiç yabancı değil…

Gördüğümüz görüntüyü yakınlaştırdığımızda  gerçek bir zenginlik yatıyor o acının, yoksulluğun ve çaresizliğin ardında. Üç arkadaş aynı masada, dert ortak, çözüm ise uzaklarda bazen iki dudağın arasından çıkarsız söylenecek söze bakar… Üç arkadaş, belki de yeni tanışmışlar çünkü aynı kökenden değiller ama aynı masada oturmak için onları sandalyeye çivileyen sorunları var… Birinin kimliği veya derdi diğerinde ses getiriyor, çaresizlik yükseliyor masadan, öfke, insanlık ve koca bir yaşanmışlığın acısı… Masada oturan yüzü kapıya dönük olan, Ermeni aynı zamanda Müslüman (ülkemizde Hemşinli diye bilinir), karşısındaki ise, Hristiyan-Ortodoks ikisinin arasında bir Sünni Müslüman. Bir trio oluşturup, küçük bir masa etrafında toplanıp, kafeteryanın birinde, sıkıntılı süreçten geçen bir coğrafya olan Antakya’da, müzik icra ederek günlük hayatlarını sağlamaya çalışan Suriyeli üç göçmen. Üç dert ortağı…

Söze, ‘ben bu ülkeye pasaportumla giriş yaptım’ diyerek başlarken övünür gibi söyler. Çocukları altı ay gibi bir zaman diliminde Türkçeyi öğrenmiş, Suriye’de bıraktıkları öğrenimlerini  burada tamamlamaya çabalıyorlar. Suriye’de varlıklı olarak tanımlanırken, tüm zenginliğini orada bırakıp, eşi ve çocuklarıyla birlikte Türkiye’de yaşayan ablasının yanına sığınmış.

Karşısındaki, ‘iki kardeşim işsiz’ diye başlıyor söze, onlardan sorumlu olduğunu ve onlara baktığını dile getiriyor, kardeşleri birkaç defa iş bulup çalışmayı denemişse de, çalıştırıldıkları her yerde 15-16 saate varan iş temposuna dayanamamışlar, üstelik Türkiye’de yaşayan yurttaşların aldığı ücretlerin ancak yarısını alabildiklerinden emek sömürüsünün de en katmerlisiyle karşılaşmışlar. Ülkesinde müzik öğretmenliği yapan Suriyeli göçmen, kaçak olarak girdiği Türkiye’de birinci yılını doldurduğunu söylerken isyan ediyor ve emperyalist güçler kendi pis işlerini yaptırmak için Arap ve Müslüman ülkelerindeki bütün hırsız-tecavüzcü ve diğer tüm suçluları Suriye’ye getirtip savaştırıyorlar diyor.

Konuştuğumuz bir diğer Suriyeli göçmen ise, Suriye’nin Rakka kentinden ayrıldıktan sonra bir daha dönemediğini belirtiyor. İŞİD’in başkenti olan kentte ailesi yaşıyor, kendisi burada yalnız başına, ‘geri dönmem imkansız’ diye belirtiyor ve tek başına yaşam mücadelesini sürdürüyor. Kapitalist sistemin saldırısına yıllar önce ataları da uğramış, ana yurtları olan Anadolu’dan göç ettirilmişler. ‘Dedesinin mezarının Diyarbakır-Bismil’de olduğunu söylerken dedem bir tür ağaydı, arazilerimizi-topraklarımızı yıllar önce de ellerimizden almışlardı diyor…

İnsanın büyük çaresizliği, insanoğlu ve kızı her nereye giderse sürgün ve baskı ile karşı karşıya kalıyor. İnsan kaderiyle gider derler ya, Suriyeliler acılarıyla gelmişler, onlara bir yaşam vaat edilmiş anlaşılan, anlaşılan ölümün önünden alınmışlar veya ölümü göstererek sıtmaya mahkum bir yaşama davet edilmişler…

Her üçü de eğitimli… Üçü de savaş koşullarından kaynaklı, yerlerini, yurtlarını, ülkelerini terk etmek zorunda kalan göçmenlerden…

Bu insanların yaşadıkları acıyı hissedebiliyor muyuz? Acılarını anlayabiliyor muyuz diye soruyorum kendime, yüzyılımızın bu topraklardaki en büyük eksikliğinin ‘empati’ sözcüğü olduğunu bir kez daha içimden geçiriyorum… Empati sadece sözcük değil; bu sözcüğün içeriğini ne kadar doldurabiliyoruz?

Bir insan yaşadığı toprakları neden terk eder? Neden bu yokluk ve yoksulluk. Neden yatacak yeri belli olmayan kapılar tıklanır, neden aynı sabahlara uyanmaz, neden bunca acı… Ya insanlık…

Böylesine bir soruyu kendilerine sormak o kadar acımasız olmalı ki birisi neredeyse fenalaşıyor, bu soruyu hangi göçmene sorarsak bir parça gözlerinin dolduğuna tanık oluyoruz.

Öylesine duygu yüklü bir anlatım ile ülkesini-ülkemizi ve dünyayı tahlil ederek ifade ediyor ki; kendisince bu savaşın nedenlerini ortaya koymaya çalışırken ‘tansiyonum yükseldi’ diyerek susuyor.

Suriye’de savaş öncesi sen hangi ırktan, hangi mezhepten, hangi dinden sorusu çok ayıplanan bir şeydi diye tekrar söze giriyor konuştuğumuz göçmenlerden biri. “Bak! Üçümüz de birbirimizden farklıyız ve siz bu masada oturanlar da belki daha farklı inanç ve mezheplere sahipsinizdir, lakin ne güzel konuşup anlaşabiliyoruz.

Devletler olmasa hepimiz kardeşiz…

Oysa şimdi Suriye’de devlet ile muhalifler barış için otursa bile emperyal güçler ile Türkiye ve Suudi Arabistan izin vermeyeceklerdir diye söze giriyor bir diğer göçmen. Hayallerini anlatmaya başlıyor, burada her ne kadar yerli halkın içinde akrabaları olsa da Almanya’ya gitmek istiyor, umut diyor umut olmasa hepimiz ölürüz.

11 Nisan 2015’te Halep’te, halen ailesinin bir kısmının oturduğu mahalleye grad füzelerinin peş peşe fırlatıldığını ve annesinin ile birçok akrabasının yaralanıp hastaneler de yattıklarını belirtiyor. Diğer göçmenlerden daha şanslı olduğunu belirtse de göçmen olmanın tüm ağırlığını ve kasvetini diğerleri gibi üzerinde zor taşıyor.

Gelecekten beklentilerini soruyoruz, ne Suriye ne Türkiye ne de bölge için kısa vadede iyi  şeylerin olacağına dair hiçbir umut kırıntısına sahip değiller. “Ülkeniz ile 850 km. sınırımız vardı diyorlar bu sınır tüm silahlı gruplara sonuna kadar komple açılmasaydı; belki de tüm bu olanlar başımıza gelmeyecekti. Bu sınır şimdi tamamen kapansa bile Suriye’de savaşı en az 5 yıl daha sürdürecek kadar içeride silah ve mühimmat depolanmış.” Arada lafa girip 850 km.lik sınırın büyük bir çoğunluğunun Suriye Devleti ile değil de El-Nusra, Işid vb. terör örgütleriyle dolu olduğunu söylerken, üçü birden acı-acı gülümsüyorlar, “bizim başımıza gelenler sizlerin de başına gelebilir; koruyun-kollayın kendinizi” demeyi ihmal etmiyorlar.

Yine Empati diyorum kendi kendime.

Ülkem ve ülkemin tüm illerinde emek sömürüsüne maruz kalan, tüm sokaklarında dilenmeye ve en pis işler yapmaya maruz kalan, tüm parklarında çadırlar kurup, yatıp kalkmaya, yaşamını idame ettirmeye çalışan kapitalist sistemin çarklarına kurban edilmiş Suriyeli göçmenler… Ülkenin her yanında büyük bir yoksulluk ve sefalet ile yaşam savaşı veren Suriyeli göçmenler.

Genel manzara şu; 3 odalı bir evin içinde, her odada bir aile… Ve her aile nüfusu en az 5 kişi. Ve tüm göçmenler hem en kötü işlerde hemde ucuz iş gücü olarak kullanılıyor. İçlerinde ise korkudan, buradan da gidersek ne olur diye dışa vuramadıkları büyük bir öfke var; bazen sıralaması değişse bile başlıklar hiç değişmiyor; Suriye’de savaşan her gruba ayrı bir öfke… Buradaki siyasi erki elinde bulunduranlara karşı başka bir öfke, Esad’a ise bu savaşı bitirmediği için başka bir öfke, ABD-Katar ve Arabistan’a bu savaşı körükledikleri için bir öfke ve en büyük öfke ise yoksulluk ile ülkemizde ucuz iş gücü olarak kullanılmalarına rağmen emeklerinin karşılığını ödemeyenlere karşı…

Uluslararası yardım kuruluşları her göçmene bir defalığına küçük maddi yardımlarda bulunduktan sonra bir daha arayıp sormazmış. Kendilerinin deyimiyle buraya göç etmek için teşvikte bulunan Türkiye Cumhuriyeti devleti ise hiçbir yardım ve destek sağlamıyormuş. Ötelenmiş, terk edilmiş kendi kaderine mahkum edilmiş bir durumdalar.

Yeryüzünün yeni lanetlileri Suriyeli göçmenler Hatay’da yalnız ve kimsesizler. Muhtemelen Türkiye’nin başka illerinde bulunan ve dünyadaki Suriyeli göçmenlerin de bu kenttekilerden pek bir farkı yoktur.

Suriyeli göçmenler konusu tam anlamıyla kanayan bir yara olmaya devam ediyor ve bu kan hepimizin ruhundan-bedeninden damlalar halinde akıp gidiyor. Ardından sadece bakıyoruz…

Ardından bakmamak adına, zulme seyirci olmamak adına, kardeşin kardeşi boğazlamasına izin vermemek adına, neden geldiniz, nereden geldiyseniz oraya gidin demeden, onlara kızmadan, öfkemizi, kinimizi bu yoksul Suriyeli göçmenlere değil de Suriyeli göçmenleri yerlerinden yurtlarından eden dış güçlerle, onlara boş hayaller vaat ederek ülkemize akın akın gelmelerini teşvik eden, Suriye’de kalan akrabaları ve komşularını öldürmek için silah ve mühimmat yüklü binlerce yardım, araç ve insan gönderenlere, sağlayanlara karşı diri tutalım.

Eğit-Donat kapsamında başta Hatay olmak üzere ülkenin çeşitli noktalarında başlatılan yeni katliam ve imha sürecine yöneltelim biriken öfke ve kinimizi. Bu projeyi başlatan, onaylayan ve sürdüren ülkeler bu yoksul göçmenlerin çektiği tüm sıkıntıların baş müsebbibidir.

Hatay ve tüm Türkiye’de insan imhası ve toplu katliamlara neden olacak Eğit-Donat projeleri ve benzerlerine karşı çıkmak bir insanlık görevidir.

Yeni göçmenlerin oluşmaması için, var olanların sorunlarının çözüme kavuşturulması adına ülkemizden Suriye’ye doğru yol alan silah ve cephane yüklü tırları engellemek adına yapabileceğimiz her katkı insanlığın onuruna, insanlığa yapılmış bir hizmettir.

Ülkemize sığınmış, yoksul acı çeken, gerçekten savaş mağduru hiçbir Suriyeli göçmene öfkemizi yöneltmemek asil ve insani  bir duruş olacaktır, bölgesel çıkarları için bu göçmenlerin ülkelerini yangın yerine çeviren iktidarlardan, devletlerden hesap soralım…

Bu bağlamda Hatay – Serinyol, 24 Mayıs’ta Halk Meclisleri ile büyük bir buluşmaya hazırlanıyor. Savaşı körükleyen politikalara, özellikle de Eğit-Donat’a dur demek için artık sesimizi çıkarma vaktidir…

Fotoğraf ne kadar da sahici, yakıcı ve acı… Yakınlaştıkça yüreğimiz sızlıyor. Uzaklaştıkça “başka”laşan şey yakınlaştıkça kardeş gibi içimize dert olur.

Kardeşine sahip çık ey insanlık… Yanıbaşında ölümlere zülümlere sustun şimdi zamanı deyip yeniden başla… Bu kez içinden gelen sese kulak ver, Ella Rubinntain’in dillendirmiş olduğu gibi “Ya ortasındasındır Aşk’ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde…” O gün 24 Mayıs olsun ve biz ortasında olalım aşkın…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *