Günlerden Altı… Avluda Sır Saklı…

Günlerden Altı… Avluda Sır Saklı…

Mare Nostrum (Bizim Deniz)

En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi…
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşkolsun sana çocuk,
AŞK olsun!

Can Yücel

 

 

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamı, yakın tarihin en önemli ve en trajik olaylarından biridir. Katledilişlerinin üzerinden 44 yıl geçmiş olmasına rağmen ne sevenleri tarafından ne de düşmanları(!) tarafından unutuldu. Sevenlerinin, yoldaşlarının gönlünde sıcaklığı hiç eksik olmadı, duvarlarındaki fotoğrafları hiç yere inmedi. Onlara düşman gözüyle bakanların bugün bile dış bilediklerine de tanık olduk… Haklarında çok şey söylendi ve yazıldı. Söylenmeye ve yazılmaya devam edilecek gibi…

 

Ve Günlerden Deniz. Günlerden Altı

Düşünceyi anlamak için kavranması gereken iki halkadan biri, onu hazırlamış olan; diğeri, onu esinlemiş olan tasarımın dikkate alınmasıdır. Ortam elbette, düşüncenin oluşumunda belirleyici bir etkendir. Düşünceyi geleceğe aktarmada kullandığımız çıkış noktası yine ortama dayanır. Bizi yöneltebilecek, önceden belirlenmiş bir veri olarak bir tek değişmez çizgi nedir, diye sorduğumuz zaman, yanıtımız “geçmiş” olur. Bu geçmiş, yani deneyimler, doğaldır ki, insanın geleceğini kısıtlar, yönlendirir, biçimlendirir… Kısıtlanan, yönlendirilen veya biçimlenen, deneyimlerden edinilen bilgiler doğrultusunda, yapılmayan yanlışlıklardır. Deneyimler bize farklı yetiler kazandırır. Ve geleceğimize ilişkin tasarımlarımızda geçmişimizi göz önüne alarak yaşamaya çalışırız. Çünkü geçmiş denenmiş olandır. Aynı zamanda, önemli ve işlevseldir. Bunun önemini iyi kavrayan, onu daha işlevsel kılar. Salt bu nedenlerden dolayı olsa bile geçmişten dersler çıkarmak gerekir.

Kargaşa der ünlü bir düşünür her bunalım dönemiyle at başı gider. “68”i anlatırken bu tümceyle başlamak yerinde olur. Süreç farklı yerlerde, farklı zaman aralıklarıyla başlamış ve bitmiştir. Belki de, bitişi başlangıcından daha hızlı oldu denebilir. Gençlik hareketi olarak nitelense de görece bir şekilde, işçilerin de tüm süreç boyunca eylemlilik içinde olduğunu belirtmekte yarar vardır. Ege ve Anadolu’nun birçok yerinde bu söyleme, toprağa bağımlı çalışanları da dâhil edebiliriz. Sürecin ortaya çıkışını hazırlayan en önemli sorunlardan biri, “Vietnam Sendromu”dur. Üniversite işgalleri, sokak yürüyüşleri, grevler ve mitinglerde dile gelen seslenişler, esas şekliyle sistemin temel özelliklerine duyulan aşırı güvensizlik, olaylara şekil şemal vermiştir.

Kısaca, kapitalist sistemin “bunalımı”, yığınların “kargaşa”sına zemin hazırlamıştır. 68’ eylemliliklerinde öğrenci ve işçilerin kapitalist sistemden kaynaklanan rahatsızlıkları, kendi kulvarlarında benzeşebilir bir özellik gösterdi. İşçiler, ekonomik mücadele boyutunu aşamazken, öğrenciler de demokratik haklar ve düzenin “bunalımı”ndaki belirtilerde kalakaldılar. İşçilerin teslimiyetçi sendikaları, doğru mücadele biçimlerini vermekte öngörülü olamadı. Ha keza, şehirlerden gelen seslere köylüler de kulak kapattılar.

(Meraklısına Not: Deniz’in hayatı ve mücadelesi, yakalanmaları ve o uzun süreci tekrar etmek istemiyorum. Meraklısı için yazının altında başka bir başlık olarak hayatı ve mücadelesini anlatan uzun bir yazım var.)

 

 

Ve Gün Gelir

6 Mayıs 1972’yi, “İstanbul’un tanığı” “tarihin tanığı” olan Kız Kulesi’nın ağzından, Kız Kulesi’nı dillendiren onun dili olan, kolu, kalemi olan sevgili Fügen Ünal Şen’in ‘Bir Yanım Ayazım’ adlı çalışmasından aktarmak istiyorum:
6 Mayıs Cumartesi, leylak zamanı diye başlar anlatı.

“Gece yarısı tahta kapımda, tuhaf bir tıkırtı duydum. Birisi kapımı çalıyor gibiydi ama gerçekte buz gibi yalnızdım.
Tuhaftı, çok tuhaf.

Kapım yavaşça açıldı; öyle ardına kadar değil, hayır, daha doğrusu aralandı.
Ben açmadım, rüzgâr açmadı, kimseler yoktu eşikte; var mıydı? Saat gece yarısını azıcık geçmişti; “Ankara Savcısı Fazıl Bey bekliyor” dediğini duydum birilerinin, kimseyi görmedim.
Sese yürüdüm, sesle yürüdüm; hiç bir yere gitmedim ama gider gibiydim.
Kulemin sivri ucu, martının perdeli ayaklarında, uçar gibiydim.
Öyleydim.

Bedenim Marmara’nın kuytusundayken gerçekte, Başkent’teydim.
İdam kararları verilmişti gençlerin. Hem Askeri Yargıtay da onaylamış, tashihi karar istemi reddedilmiş, kararların yerine getirilmesi oy çokluğuyla kabul edilmişti. İdamların geri bırakılması için Askeri Yargıtay’a başvurulmuştu ama bu gece yarısı kapımda yankılanan tıkırtıdan anlıyorum ki; kimse bunun sonucunu beklemeyecek artık, bitti.
Ankara’da gece sokağa çıkma yasağı var lâkin beni kimse görmüyor; tuhaf, kocaman taş duvarlarımla, kulemle, geniş taş avlumla, Ankara Merkez Cezaevi’ne doğru kayıp gidiyorum, bir Allah’ın kulu “nereye?” demiyor.
Avludayım işte, gölge dolu avluda…

Yaşım bin yılları aştı; ilk kez, bunca zamandır ilk kez, bir kez daha bir ağaca dayadım yorgun bedenimi.
Asırlar önce avlumda eğreti bir iğde ağacı vardı; sanki ona dayadım.

Tuhaf.
Üç gencin canının alınacağı bu minik avluda soğuk ve rutubetli taşlarım, onca zamandan sonra ilk kez bir başka canı hissediyor.

Utanıyorum, böyle bir anda bu heyecanı duyduğum, sevdiğim için, utanıyorum. Leylak ağacının cılız çiçekleri gecenin karalığını giyinmiş, boşlukta sallanıp duruyor, sallandıkça nemli geceyi gitgide ağırlaşan leylak kokusu kaplıyor.
Onca zamanın ardından, ilk kez çiçek kokusunu soluyorum ve aslında leylak kokusu, zihnime ölümü kazıyor, ah ne büyük ayıp.

Küçük avludaki karakavaklar hışırdıyor.
Kavakların sol yanına demir sehpa kurulmuş, tepesinde kalıncana bir ip ve ucunda ilmik.
Tam “bunca koşuşturmaya, kalabalığa rağmen ne kadar sessiz” diyordum ki, geceyi beton zeminde sürüklenen pranga sesleri kaplıyor. Sonra, karakavak kadar uzun Deniz’le karşı karşıya kalıyoruz.
Sonra, karakavak kadar uzun Deniz’le karşı karşıya kalıyoruz.

O beni görmüyor; ceplerini boşaltıyorlar; cebinden 11 lira 50 kuruş çıkıyor. İnfaz savcısı soruyor, Deniz cevaplıyor, tek bir kelimeyi bile duymak istemiyorum.

Prangaları çözmeye koyuluyor birisi ama elindeki anahtarlar pranga kilidini açamıyor, zar zor buluyorlar asıl anahtarı; bakmıyorum, bakamıyorum; leylak kokusu gönlümü bulandırıyor, nefes alamıyorum.

İdam sehpasının altında bir masa, masanın üstünde bir tabure, taburenin üstünde Deniz ve ilmiğin geçirildiği genç bir baş…
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşas….”
Kocaman sesine bir başka ses karışıyor:
“Çek, çek, çeekkkk.”

Deniz tabureyi tekmeliyor, cellât Hacı Zengin mi, Halis Güven mi hangisi tam bilemiyorum adlarını, işte o iki cellattan birisi, arkadan tabureye vuruyor, öylece, nefes almadan, öne yalpaladığımı hissederek seyrediyorum olanları.

Boşlukta sallanması gereken Deniz’in kocaman postalları masaya dokunuyor, boyunun uzunluğunu hesaplamamışlar çocuğun, acı çektiğini görüyorum; ölümle yaşam arasında duruşunu görüyorum; ölemiyor Deniz, ölemiyor.

“Masayı da çek” diyor bir ses, bir el masayı deviriyor.

Saat biri yirmibeş geçiyor.
Çırpınıyorum boşlukta.
Kasılıyorum.
Boynumda kalın bir ip; dönüyorum, dönüyorum. Nasıl sessiz, nasıl tuhaf bir hava ah nasıl büyük bir yalnızlık!

Gardiyanlar, doktorlar, tutanak kâtipleri, imam ve diğerleri, donmuşlar sanki. Neden sonra, doktorlar, boylu boyunca yere yatırılmış Deniz’e doğru yollanıp, gömleğini sıyırıyor, nabzını yokluyorlar.
“Nabız atıyor.”

Allahım, nasıl olur, ne yapabilirim; “bırakın ölsün çocuk” demek istiyorum, “acı çekmesin” demek istiyorum; gitgide ağırlaşan leylak kokusu nefessiz bırakıyor beni, sesim çıkmıyor.

Konuşmaları duyuyorum; “Deniz’in boynuna geçirilen çift ilmiğin, ölümü geciktirdiğini” anlıyorum, sonra “Sandalye çekildiği anda boynunun kırıldığını, beyinle bağlantı kesildiğinden acı çekmediğini” öğreniyorum; tuhaf, buna şükrediyorum.

Sonra Yusuf, sonra Hüseyin geçiyor önümden.

Onlar da görmüyor beni; oysa ben Yusuf’un gardiyanların yardımıyla son kez Uzun Maltepe içişini izliyorum sessizce, Hüseyin’in eski yüzlü lastik ayakkabılarına attığı silik bakışı yakalıyorum…
Ne Başkent kalıyor, ne İstanbul, ne hayat.

Birden, avlumdan güçlü kanat vuruşuyla bembeyaz üç martı karanlığa doğru havalanıyor gece yarısı; tuhaf, ne kadardır burada, benimleydiler bilemiyorum.

Boğaz’ın rüzgârı bu gece leylak kokuyor, bakışlarımda gençlerin son bakışları; ağlıyorum.”
Kız Kulesi susar, İstanbul susar… Ankara’da puslu bir sabah vaktidir…


Sonra….

Görkemli görünüşte kalan gelip geçici bir “an”ın ardından, başkaldırı sonrası dönemlerde elbette çöküntü yaşanır. Ortalama insan ömrü çürür… Geçici yol arkadaşları, zorlu dönemeçlerde mücadeleden terki diyar ederler.
Teori ve pratiği ileriye taşıyan, ürünü olduğu hareketin ortalamasının üstüne çıkan ve onu sürükleyen, dönemi kimliğinde simgeleyen çağdaş Babuşkinlerin tüm eksikliklerine karşın, ipe giderken yiğitliklerini görmezden gelmek erdem olmamalıdır. Doğal davranışları bize kişiliklerini yansıtır. Oysa içinde bulundukları dönemde bunlar birer özelliktir. Namlunun üstüne yürümeyi kimse onlara örneklememiştir. İpe boyunlarını uzatırken haykırdıkları sloganlar, öldükten sonra bizlere bırakılan vasiyetleridir. Celladının önünde “sır vermeden ser veren” bir örnek, kankızıl kızılderelerde yürekleriyle başkaldırı örneği, ipe giderken inançlarını haykırarak, sehpasını tekmeleyen inanışın adı ne olursa olsun, ne denirse densin bir tür geleceğe mesaj, bir tür başkaldırıydı…

Özel olmaları, şu an dahi çoğumuzun sahip olamayacağı tarihsel nitelikliliklerinden gelir. Davaya tutkulu bağlılık, her türlü fedakârlık, tüm bir yaşamın ve hatta alışkanlıkların dahi mücadelenin gereklerine göre düzenlenmesi, varlığını devrime adama ve en önemlisi, zafere olan kesin inanç… Varsın birtakım kaçınılmaz zaaflar taşısınlar… Doğru bir önderlik olmayıversin… Kimileri buna Kemalist bir çizgi desin, kimileri de başka şeyler fısıldasın… Hatta, burjuvaziyle yakınlıkları dahi söz konusu edilsin… Bütün bunlar antiemperyalist, devrimcidemokrat olmalarını değiştirmez…
71 mücadelesinin kitlelere mal edilmesi ve sahiplenilmesi bambaşka bir önem daha taşır.

Öyle zaman olur ki, kitlelerin devrime kazanılması görevi, belli bir kuşağın aydınına düşer; toplumun tümünü tarihsel kısırlığa hüküm giymekten ancak onlar kurtarabilir. O kuşaklar, toplumun geleceğini belirleyen “karar kuşakları”dır ki; “cepheye koşamayacak olurlarsa” yalnız kendileri kuşak olarak bozguna uğramakla kalmazlar, tüm halkın bozgununu hazırlamış olurlar. 71 kuşağının bize miras bıraktığı değerlerin üzerinde henüz yürüyorken, “geçmiş”e karşı nankör ve inkârcı olmamayı acaba kaçımız becerebiliyoruz?

Kaçımız tarihin marifetli şövalyesi Don Kişot olmayı reddettik veya Don Kişot yerine bir köle olan Spartaküs olmayı kendimize uygun gördük. Roma ordusundan kaçmış, haydutluk yaparken yakalanmış ve bir köle olarak satılan Spartaküs’ü gerçek anlamda Spartaküs yapan şey, Capua’daki Quintus Lentulus Batiatus’un gladyatör okulundan kaçan 77 arkadaşıyla Vezüv Yanardağı’na sığınarak, onlarca zafer ve onlarca başkaldırıyı örgütleyerek, sayıları 100 bine ulaşan kaçak köle ve gladyatörler ordusuna önderlik etmesi ve inanç dolu yüreği değil miydi?

 

Ölüm Nedir?

“Ölüm” diye adlandırdığımız şey yalnızca kuramdır; ardındaki gerçek, ancak bir başkası öldüğünde bize kalan yalnızlıktır. O halde, “Nasıl yalnız kalır yaşayanlar!”

Onlar, uzun soluklu koşuların yorgun koşucuları değildiler. Bir varmış, bir yokmuşlu masallara hiç konu olmadılar. Çünkü; masal kahramanı da değildiler. Zamana karşı yarışırcasına yeni özellikler sergilediler. O yılların, insan yüreği üzerinde oluşturduğu o kalın tozu silkelerken, uğruna canlarını söz konusu etmek pahasına dişe diş bir kavgaya girmede “ilkeli” davrandılar. Devrimciliği “bir yaşam biçimi”ine dönüştürerek “ilk” olmanın ağırlığını taşıyan sıradan birer neferdiler. Öncellerinin olmayışı şanssızlıklarıydı. Devrimi ülkenin gündemine yerleştirmeyi görev edinmişlerdi; başardılar. Devrimin “heatmen”leri (reis) gibiydiler; bu sıfata da, doğrusu yakıştılar. Devrimciyi, devrimci olmayandan ayıran turnusol kâğıdı nedir öyleyse? Sınıf mücadelesi karşısındaki somut ve canlı yaşamdır.

Mütevazı, ağırbaşlı ve sevecendiler. Alabildiğine, kavgaya sevdalıydılar. Bugünün görece farklı çağından o zamana bakarken, onların yaptıklarının derinliğini kavramak zorlaşıyor ama insanoğlunun doğruları onların yaşamını belirler; Ekim’in şanlı devrimcileri, Potemkin’in zırhlısı ve zindanlarda bir ömür boyu direnenler belirlerler gerçek tarihi… Zaten bilinmesi gereken de budur aslında. Çünkü; kurtuluş bir gün gerçekleşirse, kurtuluşu başaranlar, baş eğmeyi bilmeyenler olacaktır.

Ve evet… Tarih bizim tarihimizdir… Hüseyin’de, Yusuf’da, Deniz’de bizimdir… Bizim Denizlerimiz’dir…


 

 

Meraklısına Notlar

Hayatı, Ailesi ve Mücadele Dolu Yıllar

Deniz Gezmiş, 1947 yılının Şubat ayının sonunda Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Köken olarak, dedeleri Rize ilçesine bağlı İkizdere’nin Cimil köyündendir. Babası Erzurum, Ilıca’da (bugünkü Aziziye) ilköğretim müfettişi olarak görev yapmaktaydı. Annesi ise Erzurum’un Tortum ilçesinde ilkokul öğretmeni Mukaddes hanımdı. Ailenin üç erkek çocuğundan ikincisiydi. Gezmiş, ilk ve ortaöğrenimini Sivas’ta, liseyi İstanbul’da okudu. Henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanışmış ve kendini dönemin eylemleri içinde bulmuştu.
1965’ten sonra, Türkiye’de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu ve yöneticilerinden biri olmuştu. 1965’te ise Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin Üsküdar ilçe başkanlığına üye olmuştu.

İlk kez 31 Ağustos 1966’da Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında işçileri destekleyen ve Türkİş yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alınmıştı.
Üniversite yılları da benzer olaylara tanık olacaktı. 7 Kasım 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Ardından 19 Ocak 1967’de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yeddi emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

22 Kasım 1967’de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesiyle gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi’nde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla 30 Ocak 1968’de Devrimci Hukukçular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968’de İÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlen toplantıda konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklandı.

2 Mayıs’a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Mayıs’ta 6. Filo’yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968’de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına İÜ Senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı; öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen 6. Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz’da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül’de serbest bırakıldı. Bütün bu olaylardan sonra öğrenci hareketinin efsanevi lideri haline geldi.

TİP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu.
Ekim 1968’de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Devran Seymen, Cevat Ercişli, M. Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan’la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’ni kurdu.

1 Kasım 1968’de TMGT (Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı), AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968’de ABD büyükelçisi Kommer’in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı’nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı.

İstanbul Üniversitesi’nde sağcı güçlerin 16 Mart 1969’da girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş, bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart’ta yeniden tutuklandı ve 3 Nisan’a kadar hapis yattı. Ardından, 31 Mayıs 1969’da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleştirilmemesini protesto etmek amacı ile başlattıkları işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan Gezmiş, hastaneden kaçarak, Haziran’ın sonunda Filistin’e gitti. Filistin’e gitmeden once , 23 Haziran 1969’da TMGT’nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi.

Eylül’e kadar Filistin’de gerilla kamplarında kalan Deniz Gezmiş, 1 Eylül 1969’da, 10 Haziran’da “üniversiteyi işgal” ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi’nden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde; gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969’da Hukuk Fakültesi’nde olduğu haberini alan polislerin, fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmiş, 25 Kasım’da serbest bırakıldı. Fakat, Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra, okulda yapılan aramada; ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş’e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı çıkartıldı.

20 Aralık 1969’da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin’le beraber 18 Eylül 1970’e kadar tutuklu kaldı. Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürdü. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte THKO’yu kurdu. 11 Ocak 1971’de THKO adına Ankara İş Bankası Emek Şubesi soygununu gerçekleştiren kişiler arasında yeraldı. 4 Mart 1971’de, dört ABD’li erin Balgat’taki Tuslog Tesisleri’nden kaçırılması eyleminde de bulundu. Kaçırılan erler daha sonra serbest bırakıldılar.

12 Mart Darbesinin ilk günlerinden sonra Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a gitmekteyken motosikletleri bozulur. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada, Aslan ile birbirlerini kaybederler. Aslan, o esnada Elmalı’da iken, Gezmiş ise 16 Mart 1971 Salı günü Sivas’ın Gemerek ilçesinde etrafı sarılarak yakalanır ve Kayseri’ye getirilir. Buradan, Ankara’ya zamanın İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu’nun makamına götürülür. Gezmiş’in anlatımına göre olay şu şekilde gerçekleşir:

“Bakan çok keyifliydi. Ayaktaydı. Odası, sabahın sekizinde gazetecilerle doluydu. Ben hep başımı dik tutmaya, canlı, dipdiri görünmeye çalışıyordum. Nasıl bitkinim oysaki; ayaklarımı zor sürüyorum. Ayakta duracak gücüm kalmamış. Ama son derece dirençli davranıyorum, durumu belli etmiyorum.” “Geçmiş olsun,” dedi gülerek İçişleri Bakanı. Suratına baktım pis pis. Hiçbir karşılık vermedim… Gazetecilere döndü: “Şu pejmürde kılıklı adam; Halk Kurtuluş Ordusu’nun kahramanıymış.” “Beğenemedin mi? Tabii kahramanıyım, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun savaşçısıyım.” “Nereye gidiyordun?” “Devrime.” Haritayı gösteriyor duvarda, Sivas’ı gösteriyor: “Buradan mı gidilir devrime?” “Senin kafan almaz böyle şeyleri,” dedim ve ekledim “Türkiye’de bir tek ordu vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti’nin ordusudur. Onun için Demirel ve senin gibiler hemen istifayı bastınız”… Sinirlendi. Üzerine bir adım attım. Geriledi. Şaşırdı. Dehşetli bir panik havası içinde, elini sallayarak ve kekeleyerek: “Gögögötürün bunu” dedi. Sürükleyerek çıkardılar beni odadan. “Göstereceğiz sana da, senin gibilere de, Amerikanın güvenilir köpekleri!” diye bağırdım kapıdan çıkarılırken. Gazetecilerin yüzünde büyük bir şaşkınlık vardı. Şaşırmış ve alışık olmadıkları bir karşı çıkışa belki de ilk ez tanık oluyorlardı… Dehşet içinde birbirlerinin gözlerinin içine baktıklarını gördüm…

Mahkemesi, 16 Temmuz 1971 günü Altındağ Veteriner Okulu binası’nda, Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığında Baki Tuğ savcılığında, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi’nde başladı ve 9 Ekim 1971 günü bitti. Deniz ve arkadaşları, 16 Temmuz 1971’de başlayan THKO1 Davası’nda TCK’nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971’de 146/1 maddesine atfen, idam cezasına çarptırıldı. Mahkeme kararı şöyleydi; “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Mahkememiz, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını; bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya cebren teşebbüs suçunu işlediğinizi sabit gördü. Türk Ceza Kununun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezası ile tecziyenize karar verdi.”
İdam cezaları o zamanlar senato tarafından onaylanmak zorundaydı. İsmet İnönü “siyasi suçlar idamla cezalandırılmamalıdır” diyerek Bülent Ecevit ile birlikte red oyu kullanır. AP genel başkanı Süleyman Demirel ise infazdan yana oy kullanır.

Olaydan 15 yıl sonra, Süleyman Demirel bir gazeteciye verdiği demeçte idamlar için: “Soğuk savaşın talihsiz olaylarından biri” yorumu yapar. Mahkumların özür dilemesi istenir. Hiçbiri yaptıklarından dolayı özür dilemez. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ise idamları onaylar.

İdam edilmeden önce, Alman Der Spiegel dergisinde çıkan son yazısında “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! yaşasın Marksizmleninizm! yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! yaşasın işçiler, köylüler! kahrolsun emperyalizm!” dediği belirtildi. İdama tanık olan avukatı Halit Çelenk’e göre ise son sözleri “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın MarksizmLeninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler” olmuştur.

Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01:00-03:00 arası, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde asılarak idam edildi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 1969’da öldürülen Taylan Özgür’ün yanına gömülme isteği, yerine getirilmez ve apar topar bir başka yere gömülür. İdamından sonra, bayraklaşarak devrim mücadelesinin çok önemli bir sembolü oldu; bir çok sol örgütün başka konularda fikir ayrılıkları olmasına rağmen mutabık kaldıkları nadir konulardan birisi Deniz Gezmiş’in devrimci önderliğidir.

Bilimsel sosyalizmin yol gösterici çizgisinin bu dalgalar üzerindeki zayıf etkisi, doğallıkla, “kargaşa”nın hızlı bitmesine bir neden olarak gösterilebilir. Üstelik, kapitalist sistemin kendini çabuk toparlaması, gençlik içindeki unsurları sisteme dâhil ederek “yumuşatması”, sisteme; görece avantaj sağladı. Sisteme monte edilme işlemleri uzun sürmedi. “68’ler”i kahramanlık destanlarına dönüştürüp, kendilerince nostaljik takılan “tatlı su devrimcileri”nin arada bir kükreyip “68” demeleri, işte bu yumuşatılmanın etkisinden kaynaklanır.

İstisna olan Türkiye’dir. 1965’te başlayan süreç, 12 Mart 1971 tarihindeki askeri faşist darbeye kadar, geleceğe miras bırakacak denli engin kazanımlara sahne olmuştur. Bu süreç, bizde uzun soluklu bir koşuyu andırır. Sistemden duyulan rahatsızlıklar, meydanlarda boy gösteren gençlik ayırdına vardığı dünyanın içeriğini kavramakta tembel davranmaz. Sanki devrimci bir “68” bırakmak için canlarını dişlerine takmışlardır. Vietnam, Küba ve Filistin örneklerini tanımaya başladıkça, yapılabilecek savaşımın maddi temellerini oluşturmada acele etmek gerektiğinin ayırdına varırlar. İşçi ve köylü halkın arasında, müthiş bir dinamizm kazanırlar. Verili dünyanın taşıdığı bilgiler, onlar açısından “öncü” kavramını hep en önde tutmayı zorunlu kılar.

Gençlik, önderlerini de yaratır. Denizler, İbolar, Mahirler sürece damgasını vuran gençlik önderleridir. Onlar sayesinde yeni bir yaşam tarzı öne çıkar. Yaşamlarının aldığı şekil, ideallerinin üzerinde biçimlenir. Diğer bir deyişle; yaşamlarını ideallerinin hizmetine verirler. Devrimcilik ruhunun gerçek özü, bu ince ayrıntıda gizlidir. Bu üç kimlik arasındaki fark, dönemin yetersizliği gibi konumsal bir etkeni göz ardı etmeden, sosyalizmin gerekli olup olmaması değil, aksine, sosyalizme ulaşılacak yöntemlere ilişkindir. İbo ve Mahir’in teorik konulardaki yetkinliği bir tarafa, Deniz’de simgeleşen “68’lilik” döneme damgasını vurur. Türkiye devrimci hareketi tarihinde özgün bir yere sahip olan bu üç kimlikte ifadesini bulan 1971 sürecini şu çıkarsamayı yapmadan kıyaslayamayız; O çağda oluşturulan fikirler, birbirlerine, başka çağlarda oluşturulan fikirlere benzediklerinden daha fazla benzerler. Ve daha da önemli olan bir başka konu ise: Sistem önünde dik durmayı öğreten bir çağın önderlik sınavıydı bu süreç. İşkencede, idam sehpasında meydanlarda, sokaklarda, dağlarda ve kırlarda direnişin sembolüydüler. Bir sonraki kuşağa bir tür miras bu yollarla bırakılmıştı.


Deniz, Yusuf, Hüseyin, THKO

Deniz, içinde bulunduğu ya da bulunmadığı tüm eylemlerde faşizmin boy hedefi olma özelliğini kimseye kaptırmazdı. Protesto eylemlerinden okul işgallerine, mitinglerden direnişlere, her yerde onun önder kişiliğinin görüldüğünü söylemek abartı sayılmaz. Onun katıldığı eylemlerde, kitleler daha atak ve cesur davranırlar. Deniz, birçok kez cezaevine girer. Fakat her seferinde, daha bir öfkeyle döner kavganın içine. Davranış tarzı, yaşam biçimi, cesareti ve yiğitliği insanların gereksindikleri önder bir kimlik olmasına yeter. İdam edilene kadar, ödünsüz bir şekilde kimliğine sahip çıkmada kıskanç davranır.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin’le 1971 tarihinde THKO’yu kurar. Öyle yazılı tüzüklerle, önceden oluşturulmuş prosedürlerle donanmış bir işlevselliği yoktur bu mekanizmanın. Doğal kurallarla yürürler. “Öncü savaş” anlayışını hedef edinirler. Süreç boyunca, “Türkiye Devriminin Yolu” broşüründen başka yazılı bir doküman da bırakmazlar. THKO ve Denizler’in, Türkiye halklarına sunduğu manifesto budur. Kırlar, öncü savaşın başlatılacağı devrim merkezleridir. Çağdaş şövalyeleri andırırlar. Bu inanmışlık içerisinde, adeta koşarcasına ölüme giderler. Kır, onlara yenilgiyi çabuk tattırır. Çoğu düşer kavganın şaha kalktığı yerde; bazıları tutuklanır. Onların, genel geçer reformcu, bürokratik, revizyonist partilerin tutumlarından bambaşka bir yaşam anlayışları, devrimci tarzları vardır. Devrimcilik onlarda bir yaşam şekline dönüşmüştür. İpi göğüsleyinceye kadar, önder kimliklerine tek bir leke düşürmezler. 6 Mayıs 1972’de idam edilirler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *