• Siyasal Düşünceler Tarihi: Refah Devletten Tarihsel Çöplüğe – I

Siyasal Düşünceler Tarihi: Refah Devletten Tarihsel Çöplüğe – I

Modern fakat insani. İnsani ama yaşamsal bir teoriler dizini. Burada yer alan bir dizi söylem şeklinin ana besin kaynağı Marksizm’dir. Sistemin bunu içselleştirmesi “refah devleti” ile yakınlaştırabilir lakin günümüzde son kullanma tarihi dolmak üzere olan bir “refah devleti” nitelemesiyle böyle bir yazıya başlamak ne büyük bir talihsizliktir. Talihsiz durumumuzu bertaraf eden bir söylem ile ikinci kez giriş yapalım; çaldığınız ve devşirdiğiniz düşünce sistematiği insanidir çünkü insani olan teori Marksizm’dir. Marksizm insan içindir.

Kapitalizmin iflah olmaz çaresizliğine çare olmak isteyen Keynes, iktisadi istikrarsızlığın kapitalizme içkin bir mesele olduğunu anlamasına rağmen  bunun devlete yansıttığı faturasıyla ilgilenmeyi tercih etmiyordu. O daha çok maliye ve para politikaları ile yakından ilgilenmekteydi. Üretim gücünden çok burjuvazinin istikrarına teori üreten Keynes, yaşamın, vesilesiyle devletin kimin olacağı veya sosyal olup olamayacağı konusunda belirleyici olanın burjuvazi olduğunu dile getiriyordu. Yani, bu yorumdan şunu da çıkarabiliriz: İsterse sosyal veya refah. İsterse totaliter, monarşik veya oligarşik…

Buna rağmen çelişkileriyle bir döneme damgasını vurmayı da başarmıştı: Kapitalizm kendiliğinden bir istihdam dengesi sağlayamaz diyordu. Ancak bunu söylerken bile kapitalizme karşı değildi. Aksine, tam istihdamı sağlamak konusunda yetersiz kalan kapitalizmin bu aksaklığını gidererek, yaşamını devam ettirmesini sağlamak amacındaydı. Ve ciddi anlamda akıl hocalığına da soyunur bu konuda. Bir fark var; Keynes’in kendi çağdaşı olan iktisatçılardan en önemli farkı; onun, periyodik olarak ortaya çıkan ekonomik krizlerin, kapitalist sistemin varlığına yönelik büyük bir tehlike oluşturduğunun bilincinde olmasıydı.

Dünya bana göre kapitalist bireyciliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan bugünkü işsizliğe daha uzun süre tahammül edemeyecektir” derken, Keynes, bu konudaki kaygısını dile getiriyordu.

İçinde yaşadığı ekonomik sistemin en önemli iki yanlışından birinin, tam istihdamı sağlama konusunda gösterdiği başarısızlık, diğerinin ise gelir ve servet dağılımındaki büyük eşitsizlik olduğunu belirtmekle birlikte, Keynes, bölüşüm sorunlarına çok az değinmiş, ağırlığı içinde yaşadığı çağın ezici işsizlik sorunlarına vermiştir. Keynes, özel girişime dayalı kapitalist sistemin işleyişinden kaynaklanan aksaklıklara, yine kapitalist sistem içinde çözüm aramıştır.

Devşirme fikirlerle sorunu karmaşıklaştırmaya daha da yakınlaşırız. Bütünün bir veya birden fazla parçasını bilmek yetmiyor. Çağımızı yorumlamak, gelinen noktada çaresizliği görmek, istikrarsızlığı işaret edip “onarmak”, sistem içinde çareler üretmek bir yere kadardır. O yer korkarım içinde bulunduğumuz yüzyıldır.

Evet devşirdiğiniz, allayıp pullayıp yutturmaya çalıştığınız herşey elinizin altından bir bir kayıp gidiyor. Çünkü sizin aklınız başka yerde, cebiniz ise başka ülkelerdedir. Kapitalizm insan için, insan odaklı bir rüya görmez… Görse insanı rüyasında dahi ürpererek uyanır derin uykusundan.

Kitaba gelirsek, Yirminci Yüzyıl Siyasal Düşünceler Tarihi, hacimli, oldukça dolu ve ihtişamıyla yürek yakan cinstendir… Öncelikle sonsuz bir emek var… Şöyle de okunabilir tabii ki. Her bir makale, sonucunda başlığı ifade etse de tek başına bir okuma klasiğidir. Ben işime gelen yerden başladım. Kitabın içinde işime gelen, bana göre de belirleyici unsur olan iki makaleden bahsetmek isterim…

Söze öyle başlamıştım şöyle de devam etmeyi tercih ederim; “Verilen onca mücadelenin ağırlığı altında, geleneksel ve evrensel anlamda beşikten mezara bir refah devleti siyasi anlamda öngörülebilir gelecek için ‘ölüdür’”, diyor Robert E. Goodin ve şöyle de devam ediyor; “Daha ince, daha sıkı bir şekilde hedefe yönelik bir sosyal hizmetler ve gelir desteklerine yönelik açık bir eğilim mevcuttur” (Atkinson, 1995, böl. XII-XVII.) (Sayfa 230.)

Devlet denince düne kadar Eflatun’dan başkasını gözümüzün görmediği aşikar. Bugün ise ‘Refah Devletleri’ denince gözümüzü kırpmadan saymaya çalıştığımız yerler giderek sınırlanıyor. Evet kapitalizmin refahı bu kadar mı? Kuşkusuz biraz daha sürdürülebilir, lakin sonsuz değildir. Birikimleri, deneyimleri, sömürüleri, uluslararası şirketleri giderek güç kaybetmeye başlayınca önce ırkçılık sonra da milliyetçilik peydah olur. Ve giderek o muhteşem “Refah Devleti” sona doğru yürümeye (sürünmeye) başlar.

Refah devleti, minimum düzey ötesinde, vatandaşlarının refahı için, birincil sorumluluk kabul eden devlet kavramı olup, devletin vatandaşlarının iktisadi ve sosyal esenliklerinin korunması ve teşvik edilmesinde ana rol oynamasını önerir. Evet burası zaten sosyal bir devlet yapısını öngörür. Ama bu şekil devlet kavramı fırsat eşitliği, servetin eşit şekilde dağılması ve nispeten rahat bir hayat sağlamak için gerekli asgari şartlara yetişemeyen kişiler için kamu mesuliyeti prensiplerine dayanır aynı zamanda. Ve bu yaklaşımla bir ülkenin çok değişik şekilde iktisaden ve sosyal bakımdan organize edilmesini mümkün kılar.

Devlet… İster “Refah” olsun isterse sömürge, gündelik hayatımızda çok büyük bir önem taşımaktadır…  Bizlerden gelirimizin neredeyse yarısını vergi olarak alır… Doğum, evlilik ve ölümlerimizi kayıt altında tutar. Çocuklarımızı eğitir ve emekli maaşlarımızı öder… Benzersiz bir zorlama gücüne, hatta bazı durumlarda da hayat kurtarma ya da ölüm emri verme yetkisine sahiptir… Bedeli ağır olsa da sosyal, refah, sömürge devletlerin yaptığı bu… Devletin denetiminde yaşayanların ise çektiği bununla sınırlı değildir.

Örneğin okul ücretsizdir ve hastaları tedavi etmek devletin görevidir. Devlet, işsizlere ve az gelirli kişi veya ailelere gelir subvansiyonu yapabilir. Aynı şekilde devlet kendi evini satın alamayacak ve özel kiralık ev piyasasındakı yüksek kiralar veremeyecek kadar fakir olanlara, ya subvansiyon olarak ev kirası verebilir veya ucuz kamu malı kiralık ev yapıp bunları maliyeti altında kiraya verebilir. Bunu yapmak için yüksek vergiler konması gerekebilir. Eğer vergi sistemi progresif ise genellikle zengin insanlar en fazla vergi verenlerdir. Progresif vergi hadleri değişkendir, bunun nedeni, geliri daha az olanların vergilerini rahatlıkla ödeyebilecek durumda olmasını sağlamaktır. Örneğin çok ülkede, refah devleti adına, daha zenginlere göre, gelirlerinin daha küçük bir yüzdesini vergi olarak vermektedir. Ayrıca KDV, alınması zaruri olmayan şeylere konur. Buradan hareketle bize bir ayna tutsak herhalde o övüne övüne anlatılan bizdeki refah devleti ve istikrar aynayı paramparça eder.

 

Yazının devamına buradan ulaşabilirsiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *