• Semalarından Savaş Uçaklarının, Gecelerinden Bomba Seslerinin Eksik Olmadığı Şehir: Hatay

Semalarından Savaş Uçaklarının, Gecelerinden Bomba Seslerinin Eksik Olmadığı Şehir: Hatay

Bir kuşun kanadından özgürlük, bir dumanın yükselişinden beliren yaşam, bir güler yüze vaad edilmiş kölelik, beş paraya satılan insanlık… Öte yandan olanlara kapısını açan ama şiddeti büyüten bir komşuluk… Ve insanlık büyük bir sınavda artık…  Acı içinde ölmek adına bile olsa “Beni vatanıma götür”… Sesim sesine yoldaşlık etsin… Ölümlü bir dünyada yaşadığımızı asla unutma… Unutma ki, yarın utanma…

Tedirgin… Öfkeli… En çok da yalnız bırakıldığı için kaygılı bir şehir Hatay… Söylemek, anlatmak istedikleri var Hataylıların, göstermek istedikleri… Ama paylarına düşen ya tazyikli su ile polis müdahalesi ya da bir gazete haberinde çıkan “Esadçılık Propagandası Yapıyorlar” haberi… Bombalardan, şehir içinde rahatlıkla dolaşan savaşçılardan, dini eğitim ağırlıklı Suriye okullarından, artan yoksulluktan, şehirdeki bölünmüşlükten ve “Suriye’den sonra sıra bize gelecek ve arkamızda bizi koruyan bir devlet olmayacak” kaygısından kimsenin söz ettiği yok, belki de haberi yok. Ama Hatay duyuyor, görüyor ve yaşıyor… Korkuyla, tedirginlikle ve öfkeyle.

20 gün Hatay’ın havasını solumak, savaş gerçeğiyle yüzleşmek için yeterli bir süre aslında. 20 gün Antakya’da bulunarak çözülebilen, görülebilen çok şey var. Çünkü o kadar yoğun yaşanıyor ki her şey şehirde. Çok fazla karşı çıkılması gereken durum var, iş başa düşüyor herkes kulağını, ağzını, gözünü kapatan maymunları oynayınca. Eğit-Donat, iktidarın Suriye savaşında izlediği politika, savaşçıların şehirde yapılanması, şehrin bozulan düzeni, artan işsizlik, yükselen kiralar, kadın cinayetleri, fuhuş sektörünün yükselmesi, çocuk işçiler, sınırda yaşanan katliamlar… Tüm bunlara karşı çıkarken tek başına kalıyor Hatay halkı, çünkü gören, duyuran temas eden birileri yok. Haberler, 1 Mayıs’ta atılan bir iki Esad yanlısı slogan ve açılan bir Esad posteri üzerinden şehri analiz etmeye çalışabiliyor; oysaki değişen yapı, yaşanan korku, seçimler öncesi gerginlik, artan polis müdahalesi ve sınır şehri olmanın getirdiği psikolojik durum hakkında kimse konuşmuyor, işin kolayına giderek sadece suçluyor. Peki nedir Antakyalıların istediği? Şehirliler savaşa karşı yaşam haklarını savunuyorlar. Şehirlerinde bomba, silah, asker ve gürültü istemiyorlar. Kentlerinde, ülkelerinde hak ettikleri huzuru arıyorlar ve bunun için mücadele ediyorlar. Duyanlar az, müdahale çok olsa da.

12 Mayıs’ı 13 Mayıs’a bağlayan gece Hatay halkı geceyi, semalarından geçen savaş uçaklarının gürültüsü, hemen yanı başlarından gelen bomba sesleri, ambulans sirenlerini dinleyerek geçirdi. Tüm bunları birkaç tweet’den, bir iki yerel haber sitesinden ve birkaç facebook paylaşımından öğrenebildik. Ama yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Savaş artık Türkiye’nin komşusunda olmaktan öteye geçti, geldi, içimizde yaşanıyor. Suriye sınırında Esad Güçleri ve Nusra Cephesi arasında yaşanan çatışmaların tırmandığı sırada, TSK F 16‘larının bu kadar hareketli olması bir çok soru işaretini de beraberinde getiriyor.

Savaş sıcak bir şekilde hem şehirde, hem yüreklerde yaşanırken, Hatay’ın kalbinin tam orta yerine oturan bir sorun da sınırdan kaçarak Hatay’a sığınan Suriyelilerin durumu. Bugüne kadar hoşgörü kenti olmasıyla öne çıkan Hatay, şu an tam bir keşmekeşin, bilinmezliğin ortasında yaşıyor. Gerçekten mağdur olan, savaştan kaçan tüm Suriyelilerle bir ekmeği paylaşmaya, dayanışmaya hazırız diyorlar. Ama kimin nereden geldiği, neye mensup olduğu, yapılan yardımların nereye gideceği belirsizliği, yerli halk ile gelen Suriyeliler arasındaki iletişimi de sıfıra indiriyor. Hatta Suriyeliler kendi aralarında ilişki kurarken bile bu belirsizlik sebebiyle tedirgin. Tüm Suriyeliler cihatçı olmakla, tüm Hataylılar da göçmen sevmemekle suçlanıyor. İki cümle var; Antakyalının da, Suriyelinin de kullandığı bu iki cümle, durumu çok basit bir şekilde ortaya koyuyor: “Ya benim ettiğim yardımla gidip, orada kardeşlerimi katlederlerse, benim verdiğim lokma yüzünden orada biri ölürse” ve “Biz kardeştik, sınırlarımızı açtık, kapılarımızı, evlerimizi açtık birbirimize Türkiyeliler ve Suriyeliler olarak, hiç kardeş kardeşi sırtından bıçaklar mı?” Asi’den midir bilinmez, şehir, nehrin iki yakasında farklı öyküler yazıyor…

Daha da özele inildiğinde Hatay’da en çok göze çarpan durumlardan bir tanesi çocuk işçi meselesinin yanında kadın sorunu. Artan açlık, yoksulluk ve zorunluluk adına, bir ekmek, bir süt parasına kadar düşen fuhuş, tüm bölgeyi sarmış durumda; her yerde olduğu gibi ticari bir meta haline dönüşmekte. Bu durumdan istifade eden muhabbet tellalları türemiş şehirde. Zenginliğin, bir tür ticaretin yolları gibi görülen bu meslek; insanların boğazlarındaki lokmaya kadar göz dikmiş durumda. Ya günü birlik satılıyor ya da hareme dahil ediliyor kadınlar.  Alman Der Stern dergisinin yaptığı bir habere göre 372.000 Suriyeli kadın savaştan kaçtıktan sonra ikinci, üçüncü eş olarak erkeklere satıldı. Bu durumdan kaybeden hem Türkiyeli kadın, hem Suriyeli kadın olurken, kazanan yine devletin erilliği, ataerkil düzen ve fırsatçı insan sömürücüleri oluyor. Hatay’da Suriyeli kuma sorunu sebebiyle kadın cinayetleri dahi yaşanmış ve yaşanmaya da devam ediyor. Boşanmalar artmış, şiddet, aile içi kavgalar yükselmiş. Bu da kadınlar arasına nifak tohumları sokmuş. Yine de en büyük sorun konuşmamaktan, yok saymaktan, iletişimsizlikten kaynaklanıyor. Bir de Suriyeli kadınların mağduriyetinden…

Günübirlik yaşıyor Suriyeliler hayatı. Ceplerinde bütün birikimlerini taşıyorlar, her an kaçabilirim, gönderilebilirim korkusuyla. Yine de, Fairouz sesleri yükseliyor şehirden. En çok da savaş mağduru Suriyelilerin sesinden. Diyorlar ki:

Fizani ye albi (Yüreğim Korkularda)
Btikbar bi hel girbi (Bu gurbette büyümekte)
Ma tarifni biledi (Vatanım beni tanımıyor)
Khidni, Khidni (Beni götür, beni götür)
Khidni ela bledi (Beni vatanıma götür)
Nassam aleyna el heva (Rüzgar üzerimize hafifçe esti)
Min mefrak il vedi (Vadinin kesiştiği yerden)
Ye heva dahlil heva (Ah rüzgar, rüzgarın aşkına)
Khidni ela bledi… (Beni vatanıma götür…)

Suriyeli bir göçmenin ağzından dökülüveriyor umut: “Savaşın, emperyalizmin, devletlerin dili yoktur ama halkların dili vardır.” Biz konuştukça, savaş her şeyi soldursa da, umutlar yeşil kalmaya devam edecek, insanlık devam ettikçe…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *