• Sarsıcı Bir Karşılaşma Hikayesi: Deli Dumrul

Sarsıcı Bir Karşılaşma Hikayesi: Deli Dumrul

“Şimdi gün batımını uğurlarken, manzarası   giderek yoksullaşan tepenin başında, en az onun kadar çaresizdim. Dumrul’u öldürebilmek şöyle dursun, ölümüne bile seyirci kalabilecek gücüm kalmamış, ölüme ilişkin bütün gücümü ölümden alırken, ölüm benden gücümü almıştı. Bunca yılın döngüsü , görünmez elimin dengesinde benden habersiz terazi değiştirmişti. Beni öldüren aşk, aynı zamanda derin bir yaşama gücü vermişti  bana. Ölümsüzlükten cayıp yaşayacaktım. Bir gün onu bulmak ümidiyle yaşayacaktım”. (Murathan Mungan, Yedi Kapılı Kırk Oda-Dumrul İle Azrail, syf. 51)

Bilinen en yaygın Dede Korkut öykülerinden olan Duha  Koca oğlu Deli Dumrul sarsıcı bir karşılaşma, fark ediş  ve dönüşümün hikayesidir. Özetlemek gerekirse genç  bir adam olan Duha Koca oğlu Deli Dumrul, bir köprü  inşa eder ve bu köprüden geçenlerden 30 akçe  geçmeyenlerden ise döve döve 40 akçe alır. Bir gün  köprünün yakınına bir oba yerleşir ve bir süre sonra  obadan genç bir adam vefat eder. Duyduğu feryatlar  üzerine obaya giden Dumrul, oğlanı öldürenin Azrail  adında birisi olduğunu öğrenir. Azrail’e çok öfkelenen  Deli Dumrul onunla karşılaşıp meydan okumaya karar  verir. Azrail’le karşı karşıya geldiğinde ise onunla başa  çıkamaz ve canından olma tehlikesi yaşar. Azrail ise  Tanrıdan aldığı emir doğrultusunda Dumrul’un canına  karşı can bulursa kendi hayatını kurtarabileceğini  söyler. Böylece Dumrul canına karşılık can aramaya  başlar.

İlk olarak babasına giden genç adam, beklediği yanıtı  bulamaz ve baba canını veremeyeceğini söyler. Hayal  kırıklığı içinde annesine yöneldiğinde de aynı sonucu  alır. Bu sefer son şansını dener sevgilisine gider ve  sevgilisi “bir canın lafı mı olur?” dedikten sonra  Dumrul’un isteğini kabul eder. Bu durum yüce Tanrının  çok hoşuna gider; Dumrul ve nişanlısının canlarını bağışlar ve onlara 140 yıl fazladan ömür verir. Anne ve babanın ise canları alınır.

Büyüme kazanımlarla beraber kayıplar da demektir. Çocuğun yetişkinler dünyasına yaklaştığı her aşama bir önceki eskiyi terk etmek, “yeni”nin gereklerini özümsemek zorunluluğu getirir. Başlangıçta “her şey” demek olan ilksel ilişki, yani anneyle birliktelik yaşantısı, zamanı geldiğinde eskide bırakılacak bu yaşantıların en önemlileridir. Preodipal  dönemden çıkış aynı zamanda bir çatışmayı da beraberinde getirir. Bilgin Saydam’ın Deli Dumrul’un Bilinci isimli çalışmasında psikolojik açıdan konu şu şekilde incelenmiştir:

“Erkek çocuk annesinden giderek uzaklaşmak zorunda kalırken, bir üçüncü şahsın yani babanın anneyle ilişkisinin daha kararlı ve dengeli olabildiğini, bazen babanın kendisine tercih edildiğini görür. Anneyle bağını kopartmak istemeyen erkek çocuk; bu bağı babasının yerine geçerek farklı bir düzlemde sürdürmeyi arzular. Bunun için de babasıyla bir rekabet içerisine girecek, onu ortadan kaldırmayı düşleyecektir. Ancak baba kendisinden  daha güçlüdür ve çıkacak çatışmada çocuk büyük olasılıkla babası için kurguladığı sona katlanmak zorunda kalacaktır. Arzu ve korku arasındaki bu ikilem Oidipal çatışmanın çekirdeğini oluşturur. Oidipal çatışmanın çözümü erkek çocuk için babasıyla özdeşim üzerinden gerçekleşir.”[1]

Deli Dumrul’un delikanlılığı taşkınlığı ile başlıyor. Narsistik şişinme içindeki kendilik tanımlaması taa ki ölüm gerçeği ile burun buruna gelince zedelenmeye uğruyor. Dumrul bütün güçlülük fantezilerini çevresini zorlayarak dayatmaya kalkıyor. Böylelikle gücü, cesareti , deliliği ile övünüyor ve kendini kanıtlama derdine düşüyor. Halbuki artık çayın suyu kurumuştur.. . Dumrul, çayın kurumuş olmasına rağmen, hala su varmış gibi davranmakta ve herkesi de bu yanılsamayı paylaşmaya zorlamaktadır.Kendisinin iç gerçekliği yaşamın dış gerçekliğiyle uyuşmamaktadır ve genç adam bu yüzleşme konusunda sıkıntı yaşamaktadır.Bu yüzden köprü üstünden zorbalık ve hiddetle kendini kabul ettirmeye çalışmaktadır. Suyun kesilmesi Dumrul’da narsistik bir zedelenme olarak devam etmektedir. Narsistik durumun besleyicisi olan ana – baba dan artık ümit kesilmiş ve terk edilişin farkına varılmıştır. Nitekim öykünün sonunda bu durum tekrar sınanacaktır ve ebeveynler kendilerinden canlarını isteyen Dumrul’a istediğini vermeyeceklerdir. Engin Gençtan’ın “Değersizlik Duygusu” üzerine olan denemesi ise bu konu etrafında gelişmektedir.

“Bir insan varoluşunun getirdiği sorunlara güvenli ve gerçekçi bir biçimde yaklaşabiliyorsa, değersizlik duyguları yaşamaz. Yenilgiyi de başarı gibi yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ettiğinden, karşılaştığı durumlardan ve kendisiyle ilgili gerçeklerden kaçmaz. İç dünyasındaki çaresizlik duyguları ve dıştan gelen zorlanmalar onu yapıcı çabalara yöneltir. Kendisinin ve diğer insanların ortak özelliklerine, amaçlarına uygun düşünce ve değer yargıları geliştirebilmiş olduğundan suçluluk duyguları yaşamaz. Sağduyusu sayesinde bulduğu çözümler başkalarının çıkarlarına karşıt düşmez. Sağduyudan yoksun bir kişi, kendisini ve dünyayı salt kendi açısından görür, kişisel çıkarlarına yönelik amaçlardan başkasını düşünemez”.[2]

Deli Dumrul, yaşamının en ağır yenilgisini alır fakat bu yenilginin dahi diyetini üstlenemez. Büyüklenmeci fantezilerini uygulamaya çalıştığı bir aşamada yenilgiye uğrar. Ardından da edilgin bir konuma geçer. Burada etken olan kişi eşidir. Fakat Dumrul bu noktada kendi yaşamında ve ilişkilerinde sorumluluk üstlenme fırsatını yine kaçırır.

“Ölüm meleği al kanatlı Azrail’in Dumrul için anlamı çelişkiler içermektedir. Başlangıçta ölüm ulağıdır, can alıcıdır. Ancak öykü masalımsı bir mutlu sonla biter. Azrail, çelişkili gibi görünse de, dolaylı yoldan uzun ve mutlu bir yaşamın aracısı olmuştur. Ancak bu yaşam yeni bir yaşamdır. Azrail öncesi yaşamdan farklıdır. Zaten ölümsüzlüğün kaynağı da kurumuştur. (Ya da Azrail tarafından canı alınmıştır). Kocamış, kurumuş ana- babasının değil, doğuran ve fedakar eşi, geleceğin sembolü çocuklarıyla birlikteliğin ön plana çıktığı bir yaşamdır. Ancak ana- babasının ölüp, kendisinin geride kalmasının, hatta onların ölümünde rol oynamış olma suçluluğunun da belirleyici olacağı bir yaşam… Bu arada yine yaşam ve ölüm üzerine karar verme hakkı olan “Gorklu tanrının varlığı Dumrul’un sırtından ağır bir yükü almaktadır.”[3]

Eski Türklerde kuş sembolizmi çok yaygın olarak kullanılmıştır. Kuşlar şamanların en yakın yardımcı hayvanlarıdır. Ölen kişilerin ruhları bedenlerini kuş olup terk eder. Şamanlar bazen kuş kılığında sıradan insanların yapamayacakları şeyleri yaparlar; ruhlar aleminde seyahat eder, dünyaya yukarıdan bakar ve hızla yol alırlar. Dede Korkut hikayeye şöyle devam eder:

“Kara kılıcını sıyırdı eline aldı. Azrail’e çalmağa hamle kıldı. Azrail bir güvercin oldu. Pencereden uçtu gitti. İnsan oğlunun ejderhası Deli Dumrul elini eline çaldı, kah kah güldü. Der: Yiğitlerim Azrail’in gözünü öyle korkuttum ki geniş kapıyı bıraktı dar bacadan kaçtı, mademki benim elimden güvercin gibi kuş oldu uçtu, bre ben onu bırakır mıyım doğana aldırmayınca dedi.

Kalktı atma bindi, doğanını eline aldı, ardına düştü. Bir iki güvercin öldürdü. Döndü, evine gelirken Azrail atının gözüne göründü. At ürktü. Deli Dumrul’u kaldırdı yere vurdu. Kara başı bunaldı, darda kaldı. Ak göğsünün üzerine Azrail basıp kondu. Demin mırıldanıyordu, şimdi hırıldanmağa başladı”.[4]

Öyküde güvercin ve doğan sembolleri iki karşıt simge olarak ilginçtir. Dumrul Azrail’e saldırdığında, Azrail ak güvercin olur ve uçarak pencereden kaçar. Güvercin Eski Ahit’te inançsızlara ölüm getiren büyük tufanın sona erişini müjdeleyen kuştur. Yeryüzünde yeni bir yaşam olasılığını duyurmuştur. Güvercin aynı zamanda ruhun göğe yükselişinin ve tinselliğin sembolüdür. Özellikle saflığın, temizliğin göstergesidir. Doğan ise tam zıt özellikler taşımaktadır. Doğan, şahin ve atmaca gibi yırtıcı bir kuştur; saldırgan ve vahşidir. Av kuşu olarak kullanıldığı gibi yıpratıcı tutkuların da sembolüdür.

Deli Dumrul, güvercini (Azrail) avlamaya doğanıyla çıkar fakat yakalayamadan geri dönmek zorunda kalır. Tinselliğin sembolü olan, semavi bir kuş, Dumrul’un doğanına yakalanmaz. Burada güvercinin barışık ve yumuşak teklifine sertlik ve saldırganlıkla yanıt verilmiştir; tinselliğin nazik daveti görülememiştir.

“Azrail- güvercine değişimi dikkate alınırsa hem bedensel ölümün uygulayıcısıdır hem de tinsel dönüşümün sembolü. Bedenin ölümü ruhun ölümsüzlüğü ile iç içedir. Ancak güvercin- Azrail’in getirdiği mesaj Dumrul’un henüz tanımadığı bir dildedir. Dumrul bir doğa insanı olarak ancak “heybetli koca” Azrail’in ürkütücü görüntüsünün ne anlama geldiğini çıkarabilmektedir”.[5]

Bu arada eski Türklerdeki kuş simgesine değinmekte fayda var. Türklerde “kuş” sembolizmi çok yaygındır. Göğe yakın, ruhla özdeş kuşlar, değişik özellikleri nedeniyle şamanların yardımcılarıdırlar. Ölen kişinin ruhunun kuş olup uçtuğuna inanılırdı. Şamanlar bazen kuş kılığında yapamayacaklarını gerçekleştirirler,ruhlar alemine uçar, dünyaya yukarıdan bakabilir ve hızla yol alırlardı.

Deli Dumrul’un canına karşı can bulması yani can devşirimi adeti eski Türklerde yaygın bir davranıştır. Ruhların bir başka ruh ile doyurulması, yumuşatılmasına karşılık gelmektedir. Bu tip kurban motiflerine bütün dinlerde rastlanmaktadır.

Dumrul ölümle karşılaştığında paniklemiş ve bunun sonucunda çıktığı yol geriye doğru olmuştur. Ana ve babasından canlarını ister fakat Dumrul bir cevap alamayınca başkalarının yaşatmasıyla olan yaşam hakkını kaybettiğini görür. Böylece kendi yaşamının artık başkalarıyla özdeş olmaması söz konusudur. Bir başka deyişle sınırlar kurulmuştur. Bu noktada Dumrul’un önce babaya yönelmesi anlamlıdır çünkü ruhsal gerilemenin adım adım başladığına işaret eder. Öyküde dikkat edilirse ana -baba birlikteliği henüz ayrışmamıştır. Ölümleri de birlikte ve aynı nedenden dolayı olacaktır. Bu durumda eski ilişkilerin yeni için kurban edilmesi gerekecektir. Eskinin ölmesine izin vermek ise acı bir karardır. Fakat bu noktada Dumrul mecbur kalmış ve bu duruma zorlanmıştır. Böylece “kurban” için gönüllülük şartı eksik kalmıştır. Murathan Mungan’ın “Dumrul ile Azrail” öyküsü bu mitin çağdaş edebiyata yansıması açısından  kıymetli bir örnektir.

“Hayır diyor baba. Hem yumuşak, hem sert olabilmeyi ustalıkla başarabilen görmüş geçirmiş bir ses bu. Buyurganlığın, biri şiddet, biri şefkat olan iki yüzünü de barındırabilen, iktidarının sürekliliğini sağlayabilen, sonunda istediğini alabilen, kendinden emin, güçlü, dinlenmiş bir ses bu. Ben sana bir kere  can verdim. İkincisi için yokum. Hem yapacak işlerim var dünya toprağında. Yapacak işlerim  bitmedi daha. Daha genç olsaydım, belki verirdim canımı senin için. Ama şimdi hayır. Yol yakınken değil uzakken aşılır. Ölüm, gençken daha tanıdıktır. Kocamış bedenimin sayılı günleri, senin olmamış ömrünü kurtarmaya yeter mi bilmiyorum. Oğlumsun benim, seni canım gibi severim ama onu sana veremem. İstersem, bir bedenden yüz oğul verebilecek canımı bir oğula feda edemem! Bana olan öfken yada can korkun beni anlamaktan alıkoyabilir mi seni. Ama bana benzeyen yanınla düşünecek olursan, beni anlayabilir, hatta hak bile verebilirsin”.[6]

Dumrul babasından canını alamaz ve annesine gider. Annesinde de aynı hüsranı yaşayacaktır. Konu, “Dumrul ile Azrail” öyküsünde şöyle devam etmektedir:

“Şimdi yalnızca yaşlı bir kadınım. Beğenmeniz için, onaylamanız için, sevmeniz için çırpınıp durduğum beyhude bir ömür geçirdim., bütün hayatımı sizler için yaşadım; bırak, ölümümü olsun sizler için yaşamayayım. Bırak, ölmeden önce, biraz olsun kendimle baş başa kalayım. Ömrümü sizler için verdim; bari canım ben de kalsın.”[7]

Deli Dumrul’un ölümle karşılaşması bir yerde ölümle sınanmasıdır. Sembolik olarak bu ölüm ata -erkil toplumlara özgü, delikanlıların erkekler arasına katılabilmeleri için gerekli inisiyasyon ritlerinde geçmek zorunda oldukları bir aşamadır. O zamana kadar tabi oldukları Ana Tanrıçanın yerini Baba Tanrı alacaktır. Erkek çocuk o zamana kadar içinde yetiştiği kadın topluluğundan erkek topluluğuna geçecek ve kadınlardan gizli tutulan eril ilkenin gizemini keşfedecektir. Bunun içinse çocuk ergen kimliğinin ölmesi erişkin erkek kimliğinin doğması gerekmektedir. Bu doğum ruhsal bir doğumdur. Bu açıdan bakıldığında Deli Dumrul’un hikayesi genç bir erkeğin geçmiş kan bağlarına yabancılaşmanın da hikayesidir.

” Dumrul öykünün sonunda canı bağışlanana kadar, ölümle kalım arasındaki “kıldan ince, kılıçtan keskin” köprü üzerindedir. (bir anlamda ölmüştür, zira yaşam kaynakları kurumuştur). Tanrı tarafından bağışlanması, “yeniden doğma”sı anlamını taşır. Dolayısıyla Dumrul’un öyküsü, eski “doğal” yaratılış mitinin de bir revizyonunu içerir. Yaratma gücü yerden göğe, yaşam hakkı kan bağından inanç dizgesine aktarılmıştır. Doğum, Dumrul’un da kabul ettiği “eril’in/ tin’in krallığı”na doğuştur. Ancak çaresizliği, yenilgisi, sorumluluk üstlenememesi, edilginliği ve dişil ilke tarafından kurtarılması (gerçek mitoloji kahramanlarında olduğu gibi tersi değil!) bu doğumun, bir erken doğum olduğuna işaret etmektedir. Sonuç bir bağımlılıktan, diğer bir bağımlılığa kaymaktır. Dumrul’u sürükleyen de “babacıl tinsel anne”dir; zira erken doğanın daha uzun süre “küvezde kalması” gerekecektir”.[8]  

Dumrul’un bu sefer eşi ile olan pazarlığına değinmeden önce konuyu tamamlayan şu önemli noktaya değinmekte fayda var. Bütün mitlerde görüldüğü gibi bu mitte de detaylar tesadüfle ilişkilendirilemeyecek kadar şüphe uyandırıcıdır. Dikkat edilirse öyküde ismi zikredilen sadece Allah, Dumrul ve Azrail’dir. İsim sahibi olmak bir yerde ayrı bir birim olmak, kendi özgünlüğünü taşıyabilmek, bu hakka ve güce sahip olmakla beraber sorumlu olmak demektir. Burada eş, Dumrul’un yeni kazandığı niteliklerle, -aile reisi ve baba- olmasına zemin oluşturmaktan ve bu uğurda kendini feda etmekten çekinmeyen bir unsurdan başka bir şey değildir. Çünkü karısı Dumrul’a “Senden sonra ben neylerim?” der. Dumrul’da Tanrıya. “Alırsan ikimizin canını birlikte al; korsan ikimizin canını birlikte ko!” diye yakarmıştır. Çünkü eş, Dumrul’un kan bağını taşımamaktadır. Zaten kendi boyundan yani köklerinden koparıldığı içinde “köksüz” kalmıştır. Dolayısıyla doğa anayla bağını gevşetmede, tinsele yaklaşmakta daha özgürdür. Fakat her ne kadar köklerinden koparılmış olsa da kadındır ve doğanın kendisidir. Varoluş biçimi itibarıyla yaşamın kaynağıdır, doğurgandır, esirgeyicidir. Özverisiyle de Dumrul’a tinsellik yolunu açmıştır. Azrail eşinin canına almaya geldiğinde Dumrul Yüce Allah’a yakarır. Bu yakarış hikayenin özgün metninde şu şekilde geçmektedir:

“Azrail hatunun canını almağa geldi, insan oğlunun ejderhası eşine kıyamadı. Allah Taala’ya burada yalvarmış, görelim nasıl yalvarmış:

Der: 

Yücelerden yücesin

Kimse bilmez nicesin

Güzel Tanrı

Çok cahiller seni gökte arar yerde ister

Sen bizzat müminlerin gönlündesin

Daim duran cebbar Tanrı

Ulu yollar üzerine

İmaretler yapayım senin için

Aç görsem donatayım senin için

Alırsan ikimizin canını beraber al

Bırakırsan ikimizin canını beraber bırak

Keremi çok kadir Tanrı 

dedi. Hak Taala’ya Deli Dumrul’un sözü hoş geldi. Azrail’e emreyledi: Deli Dumrul’un babasının anasının canını al, o iki helalliye yüz kırk yıl ömür verdim dedi. Azrail de babasının anasının derhal canını aldı. Deli Dumrul yüz kırk yıl daha eşi ile ömür sürdü.”[9]

Güvendiği dağlara kar yağan Dumrul’un geldiği son aşamada tam umudunu yitirmişken kendisine sunulan iki kademeli bir hediye onu hayata bağlar. Hiç bir talebi olmaksızın eşinin canını feda etmesi ve devamında Yüce Allah’ın canları bağışlaması. Dumrul eşiyle birlikte ya var olacaktır yada yok olacaktır; başka bir seçenek görememiştir. Ancak tam bir burnunu sürtme ve haddini bilme hikayesi olan bu mit gerçeğe itaat ve uyum sürecine  işaret ederek, yeni bir dönemin başlangıcını da içerir. Dumrul artık sonuçlarını düşünmeden davranamayacak ve şartsız esirgenip beslenmeyecektir. Önceden hayatın merkezi olan genç adam artık yaşamın pek de vazgeçilemez olmayan herhangi bir parçası olmuştur. Fakat daha öncede değindiğimiz gibi  gelinen noktada bir mucize olmuştur ve Dumrul’un canı bağışlanmıştır. Kendisi göğün inayetine mazhar olmuştur.

Deli Dumrul mitinin, burada göz attığımız psikolojik ve sosyolojik bağlamlarının yanı sıra, Türklerin İslamiyet’e geçiş kavşağında yer alması ve içerdiği simgeselliğin aynı zamanda bu boyutu da barındırması sebebiyle diğer içerikleri üzerine bir daha ki yazıda duracağız.                         

[1] Bilgin Saydam, Deli Dumrul’un Bilinci, s: 110.

[2] Engin Gençtan, İnsan Olmak, Değersizlik Duygusu, s: 82.

[3] Bilgin Saydam, a.g.k., s: 132.

[4] http://www.edebiyol.com/deli_dumrul.html

[5] Bilgin Saydam, a.g.k., s: 133.

[6] Murathan Munhan, Yedi Kapılı Kırk Oda, Dumrul ile Azrail, s: 37-38.

[7] Murathan Mungan, a.g.k., s: 32-33.

[8] Bilgin Saydam, a.g.k., s. 145.

[9] http://www.edebiyol.com/deli_dumrul.html

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *