• Ressam Evren Gül ile ‘Hayatın Estetize Edilmesine Dair’ Bir Söyleşi

Ressam Evren Gül ile ‘Hayatın Estetize Edilmesine Dair’ Bir Söyleşi

Evren Gül, içten, doğal, kitabını-defterini yanından eksik etmeyen, sürprizlerle dolu bir sanatçı. Kadim Söylenceler ekibi olarak bizi kırmadı ve keyifli bir sohbetin içinde bulduk kendimizi.

Öncelikle resim yapmaya nasıl başladığınızı merak ediyoruz?

Çok sıkıntılı bir buluğ çağım vardı, derslerim çok kötü bir durumdaydı ve o zamanlar gençlerin enerjilerini boşaltabileceği bu kadar çok olanak yoktu, hem de aileler şimdiki kadar bilinçli değildi. Artık önümü göremediğim bir dönemdeydim. Bu süreçte güzel sanatlar fakültelerinin varlığını öğrendim, bu arada zaten sürekli resim yapıyordum. O dönemde çocukluğumdan beri böyle bir yeteneğimin olduğunu hatırladım. Güzel sanatlar fakültelerini araştırınca, buraların gidebileceğim yerler olduğunu da öğrenince bu macera başladı. Yaklasık 14 sene olmuş o sıçramadan buraya. Neredeyse simdi doktora aşamasındayım. Özetle, hayat ve tesadüfler yardım etti diyebilirim. Resim yapmaktan ve sevdiğim işi yapmanın bana verdiği hissiyattan dolayı büyük bir tatmin içerisindeyim şu an. Herkese nasip olan bir şey değil bu, hem zevk almak hem de bunun mesleğin olması.  Birçok kişi  hala hayatta ne yapacağı ile ilgili bir arayış içerisinde.

Eğitim hayatınızdan bahsedelim biraz da.

2012 yılıda Işık Üniversitesinde Sanat Bilimi bölümünde yüksek lisansımı bitirdim. Simdi doktora yapmak istiyorum. Master tezimde  Alberto Giacometti ve Francis Bacon’ın Eserlerinde Mekan  Anlayışı üzerine çalıştım. Biri İrlandalı diğeri İtalyan asıllı iki sanatçının mekana verdikleri anlamlar üzerine incelemeler yaptım.  Hala da gündemimde olan bir konu mekan ve kentler. Bunlar yaptığım işlere de  yavaş yavaş girmeye başladı; yani bir problem olarak, bir önerme olarak.

14 senelik bir süreçten bahsediyorsunuz bu süreç içerisinde sanatınızda hiçbir dönüm noktası yaşadınız mı? Eski işlerinize baktığınızda neler hissediyorsunuz mesela? Tarzınızda bir değişiklik oldu mu?

Hepsinin arkasında durabiliyorum. Genç bir ressam olarak hala beni yakalayabilmiş bir karakter yok. Olmalı mı olmamalı mı onu da bilmiyorum. İşlerimi çok sorguluyorum. Ama dönüm noktası 2010 yazında oldu diyebilirim. Almanya’da oturan teyzemlerin, orada tanıdığı olan bir ressam ile tanıştım; Sabahattin Şen.  O bana 2008 yılından itibaren Avrupa Sanat Fuarlarının görsellerini getirmeye başladı. Bunları bizzat gidip kendisi belgeliyordu. Hem kendisinin yol göstermeleri hem de bu görsellerin bende oluşturmuş olduğu formasyon bir sıçramaya yol açtı. Dönüm noktası diye buradan bahsedebilirim.

Okuduğunuz metinler üzerine resimler yapıyorsunuz. Bir taraftan yazıp, bir taraftan cizmek. Bu süreç nasıl oluyor?

Şu aralar öyle diyelim. Yani sadece okuduklarımı çiziyorum gibi anlaşılmasın. Bu bana büyük bir armağan gibi oldu aslında. Şu birkaç senedir hayatımda, yetişkin yaşlara doğru ilerleyince, geri dönüşler yaptığım oluyordu. Şunu söyle yapsaydım, bunu böyle yapsaydım bunlara daha fazla kıymet verseydim gibi. Çok laf dinlemeyen bir insan değildim ama şu laf dinleme meselesi biraz daha gündemime oturmaya başladı. Zamanında iyiliğim için bana söylenmiş olan ama dinlemediğim sözleri gündemime aldım. Ve bunlardan büyük bir fayda gördüm.  Bir dostum, “Evren ne olur deseni bırakma, nerede olursan ol, boş kaldıkça sürekli çiz, bunu küçümseme” dedi.  Çünkü desenin insanı sağaltan bir özelliğe sahip olduğunu ve bunun benden bana bir öğretmen olacağını vurguladı. Ben de ona “çok okuyorum bu aralar” demiştim. “O da okuduklarını çiz o zaman” dedi. Zaten laf dinleme meselesini çok gündemime oturttuğumdan, hemen o noktada duruma uyandım ve  “okuduklarını çiz” ben de kaldı.  O şekilde okuduklarımı çizmeye başladım. Bunun bana hiç ummadığım bir estetik güç ile neredeyse bir ana izlek olarak geri dönüşü söz konusu oldu.

 

Nasıl oluyor peki?

Nasıl olduğu pek belli olmuyor açıkçası.  Bu bir anda gelen bir şey. Buna bir akış diyelim. Bazen tek bir metin üzerinde oluyor, bazen bir çok şey birleşiyor. Ben bu sözü dinlemeseydim başka şeyler zaten yapıyor olurdum. Böyle bir noktada evrilmeye başladı herşey. Ama estetik olarak yazılı alanın bezeli alana göre oldukça küçük kaldığı tezhip geleneğinden ve minyatürlerin istif prensiplerinden çok etkilendim.

 

 Kendinizi buluyorsunuz  bir  bakıma.

Biraz öyle tabi. Sonradan  baktığımda bu  şekilde  yaşadığımızı  da gördüm.  Yaşamsal  notlar gibi  olmaya  başladı. Bu yüzden  okuduklarımı birebir  çiziyorum diye  bir şey  söyleyemem. Bu nasihat  sadece bir ateşleyici  oldu.  Mesela geçen çok güzel bir şey  oldu.  Kadıköy’de bilirsin Babil  Sahaf var.  Orada  bir söyleşi    vardı, Enis Batur konuşmacıydı,  ressam eşi  Fatma  Tülin ile birlikte  katılmışlardı.  Yanlarına gidip yaptıklarımı ve  bu  serüvenimi paylaştım. Ve yanımdaki bazı  nüshaları gösterdim. Enis Bey’e katkıda  bulunup bulunamayacağını sordum.  Görünce o kadar beğendi ki, “buna nasıl bir katkı yapabilirim” dedi. Çalışmalarımın birinde, Gezi olaylarında yerde polis tarafından sürüklenen ve gözaltına alınan birinin fotoğrafı vardı. Bir gazete küpüründen oluşan bu detayın yanına , “ayaktakilerden olmaktansa yerdekilerden olmayı yeğlerim” yazdı ve imzaladı.  İş, böylelikle tamamlanmış oldu. Yani bütün bunlarda yaşadıklarımın, gördüklerimin de çok büyük bir payı var aslında.

Aynı zamanda bunun bir öğretme safhası da var. Dersler veriyorsunuz. Bu nasıl bir süreç? Bu tür şeyleri öğretmek, aktarabilmek kolay süreçler olmasa gerek. Nasıl bir öğretme tekniğiniz var?

Bu farklı bir süreç. Bazen öğrenci bir şey yapınca bunu ben mi ortaya çıkardım diye düşünerek, öğrencimin başardığı şeyin arkasında durmakta zorlanıyorum. Öğretmenlik yapmak benim beklediğim bir kader değildi açıkçası. Mezun oldum, yüksek lisans yaptım, sergilerim oldu derken önüme çıkan ve biraz da zorunlu olan  fırsatları değerlendirdikçe hayatın bilmediğim dilini çözmeye başladım. Gördüm ki ben de bir çok başka kaderde etkili olabiliyorum.

Çocuklarla çalışıyorum çoğu zaman. Önceleri farklı kurumlarda  belirli teknik hazırlıklarla gidiyordum. Daha sonra Reggio Emillio yaklaşımıyla tanışınca herşey değişti. Çocuklardaki doğal merak ve yaratıcı potansiyelleri provoke etmek üzerine bir yaklaşım bu. Tamamıyla çocuğun doğasını ortaya çıkarmaya yönelik. Bu dönemde insan hakkında çok şey öğrendim. Bu konularda söylenecek çok şey var aslında.

 

Mitlerden bahsedelim isterseniz. Yani çalışmalarınızın büyük bir bölümünde mitlerin önemli bir rolü var sanırım.

Bu konuda belli birikimlere sahiptim. Ama derinleşme gereği sonradan başladı.Dediğim gibi, 2010 yazında, bu biraz özel bir şey ama, insanlık olarak ortak bir belleğimiz olduğunu anlamıştım. Toprağa yatıyordum, ağaçlara dokunuyordum. Birşeylere temas ettim. Anlatamıyorum. Entelektüel bir farkındalık olarak mitler üzerinde çalışmaya bu deneyimlerden sonra başladım. Birikimlerim daha çok olgunlaştığında bir gün yine konuşuruz.

Tabi her çalışmanız sizde ayrı bir değere ve anlama sahiptir ama, yaparken çok etkilendiğiniz ya da sizi zorlayan bir çalışma var mı?

Şu ara yapıyorum. Uzun sürecek gibi.

Gördüğüm kadarıyla bazı romanları da resimleştirmişsiniz. Martin Eden gibi.

Martin Eden üzerine iki tane çalışma yaptım. Bu daha çok çağrışımlarla beslenen bir süreç. Ben kolaj mantığında çalıştığım için bir çok şey katabiliyorum. Sinemada üç saatlik bir sürede bir şey anlatılırken, ben tek karede bir şey anlatmaya çalışıyorum.

Bir de yoğun olarak Edgar Allan Poe var, sanırım.

Edgar Allan Poe üzerine bizzat çalıştım diyebilirim.  Epey çalışmam var.  Çocukluğumda beni çok etkiliyordu. Yüksek lisansta metin inceleme derslerimizde kendisine çok vurgu yapılması beni onun üstüne tekrardan dönmeye teşvik etti. İyiki de yapmışım. Bir başka sanatçının zihnine ve sanatını oluşturan dinamiklere konuk oluyorsunuz. İlginç bir deneyimdi.

Bir söylem var mı yaptığınız işlerde. Bir resmi hayal edip tuvale ya da kağıda döktüğünüzde insanlar bunu şu sekilde anlasınlar gibi bir kaygınız var mı?

Resimlerim genelde yaşadığım süreçlerin bir yansımaları. Hiperaktif bir çocuktum, özellikle 80 sonrası eğitim politikalarına bakacak olduğumuzda, bu zamanlara bir kırgınlığım olduğunu söyleyebilirim. Ders esnasında sıranın altında roman okurdum o zamanlar. Özellikle, biraz önce de bahsettiğim gibi Reggio Emillio ve benzeri yaklaşımlarla tanışınca yaşadığım kaybı daha iyi anlamaya başladım. Kazayla kendini bulabilmiş bir insanım. Mesela “okuduklarını çiz” serisi biraz o anlamda bir insanın kendini bulabilmesi, anlamlandırabilmesi açısından önemliydi benim için, sadece görsel olarak değil davranışsal olarak da farklı bir döneme işaret ediyordu hayatımda. Hayatın estetize edilmesine dair bir şey. Yani, işlerde öne çıkan kavramlar olabiliyor ama daha çok kendileri bir davranış biçimi olarak bir söylem oluşturuyor diye düşünüyorum.

Belirlenmiş bir hedefiniz var mı?

Sanat söz konusu olunca hedef gösteremiyor insan, özellikle maddi bir hedef belirlemek çok zor.

Konuşmalarımıza bakınca çalışma alanınızın her yer olduğunu söyleyebilir miyiz?

Öyle algılanmak istemem. Yani sokaklarda dolaşıp, oradan beslenen, orada çalışan ve o şekilde üreten bir sanatçı olarak sınırlandırılmak istemem. Benim de bir atölyem var ve orada çalışıyorum genellikle. Dışarıdayken defterim kitaplarım her zaman yanımda. Evde çok disipline olamadığım oluyor. Birde yıllardır atölyeden çıkmadım diyebilirim. Şimdi ise daha farklı bir süreç yaşıyorum; eve giresim gelmiyor. Bu yüzden işlerim daha çok desen ağırlıklı ve pratik gidiyor.

İlham aldığınız isimler var mı?

Dönem dönem değişiyor. Dönem dönem farklı sanatları ve ressamları inceliyorum.

O zaman biraz da özel hayattan bahsedelim. Evren Gül, resim yapmadığı zamanlar ne yapıyor?

Spor yapıyorum. Bilardoyu çok seviyorum, daha fazla oynamaya çalışıyorum.

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *