• Mısır’ın Ateizm Savaşı

Mısır’ın Ateizm Savaşı

Mona Eltahawy*

*Bu yazı Newyork Times’dan alınmıştır.

İngilizceden çeviren: Selin Altunkaynak

Fotoğraf: Mohamed Abd El Ghany/Reuters

 

Mona Eltahawy, “Headscarves and Hymens: Why the Middle East Needs a Sexual Revolution.” (Başörtüsü ve Kızlık Zarı: Ortadoğu Neden Cinsel bir Devrime İhtiyaç Duyuyor) kitabının yazarı, ‘Mısırlı Ateistler’ adlı sanal bir grup kurduğu için 3 yıl hapse mahkum edilen Alber Saber ve Facebook’ta ateist olduğunu açıkladığı için yine üç yıla mahkum edilen Karim al-Banna’nın davasını temel alarak, Mısır’ın ateizmle olan imtihanını yorumluyor.

 

“10 Ocak’ta Nil deltasında bulunan Beheira bölgesinde gerçekleşen bir mahkeme, 21 yaşındaki Karim al-Banna’yı Facebook’ta ateist olduğunu açıkladığı için üç yıl hapse mahkum etti. Öğrencinin avukatı, Banna’yı savunmasının reddedildiğinden şikayet ederken, en tüyler ürepertici olan gerçeğin de Karim al-Banna’nın babasının oğlunu suçlar bir şekilde tanıklık etmesiydi diyor.

 

Avukat aynı zamanda, Banna’nın, Kasım ayında, komşuları tarafından tacize uğradığını şikayet etmek için gittiği polis merkezinde tutuklandığını da belirtiyor. Bu tarihten sonra Banna’nın adı yerel gazetelerde görülüyor, ve ateist olarak fişleniyor. Polis, 21 yaşındaki öğrenciyi korumak yerine onu İslam’a küfür ettiği gerekçesiyle afişe ediyor.

 

Aile bireylerinin, medyanın ve devletin ateistlere olan bu tavrı münferit vakalar değil. Çünkü ateizmin kendisi Mısır’da yasak ve yasalar ateist olduğunu açıklayanlara dine hareket gerekçesiyle cezalar verebiliyor. 2012 yılında, 27 yaşında bir blogger olan Alber Saber ise, “Mısırlı Ateistler” adlı bir internet sayfası kurduğu için dine hakaretten üç yıla mahkum edilmişti. 2013’te ise, yazar ve insan hakları aktivisti olan Karam Saber (Alber Saber ile herhangi bir akrabalık bağı yok) “Where is God? (Tanrı Nerede?) adlı kısa öyküsü sebebiyle dini aşağılamaktan hüküm giymişti.

 

Benzer cezalar, Mısır’ın Hristiyan azınlığına karşı politik birer araç olarak da kullanılmakta. 2013 yılında, Kıpti bir Hristiyan avukat olan Roman Murad Saad, Kuran ile alay ettiği gerekçesiyle yargılanıp, ceza almıştı. 2011’den 2013’e olan süre içerisinde, Mısır mahkemeleri, dinsel gerekçelerle yargıladığı 42 kişiden 27’sini dine hakaretten mahkum etti.

Cumhurbaşkanı olmak için Mohamed Morsi ve Müslüman Kardeşlere yaptığı darbe sonucunda iktidarı elde eden ordu mensubu Sisi’nin gözünün önünde gerçekleşen bu davada, Banna’ya verilen ceza aslında bir sürpriz değil. Demek oluyor ki, Mısır’da iktidar, kimin elinde olursa olsun- ister İslamist, ister askeri- her zaman heteroseksüel, muhafazakar Müslüman erkeklerin başta olduğu bir hiyerarşi içerisinde. Mensubu olunan kimlik ise, ne kadar savunmasız ve dışlanabilir olabileceğini belirten bir etiket.

 

Bir şey varsa, o da Mısır’ın seküler yasalarının Papa’dan daha katolik olduğu ve başka bir dinden metaforlar içerdiğidir. Bu yeni bir şey değil: devrik lider Hüsnü Mübarek’in rejiminde de İslamcılar karşıtlarını yenmek için dindarlıklarına ve ahlaki değerlerine başvurmuşlardı.

 

Şimdilerde Mısır’da gayler için bir cadı avı başlatılmış durumda. İnsan hakları aktivistleri 2014’ü, Mısır’daki gayler için en kötü dönem olarak tanımlıyorlar. 150’ye yakın kişinin gay olma suçuyla tutuklandığı ve mahkemeye çıkarıldığını belirtiyorlar. Homo-seksüel ilişkiler Mısır’da yasak değil, ancak gayler “sapkınlık” yasaları altında yargılanıyorlar.

 

Geçtiğimiz ay, 26 erkek, Kahire’nin halk hamamlarından birinde, polisin basınla birlikte yaptığı baskında tutuklandı. Bu 26 kişi hiç tutuklanmamalıydı, ancak sürpriz o ki, 12 Ocak’ta hemen serbest bırakıldılar. Anlaşılan, aileleri onların ne kadar heteroseksüel ve Müslüman olduklarını üstüne basa basa söylemişlerdi; “Bunlar gerçek erkeklerdir”, diyerek.

 

Bu 26 kişinin aşağılanmasının ardından kopan gürültü sonrasında, mahkeme soruşturmayı yeniden düzenledi ve beraat kararı verdi. Ancak, neden marjinal, ateist veya gay olarak etiketlenen insanlar üzerinde kopuyor bütün yaygara?

 

İslami Yasalar Çalışmalarının yürütüldüğü bir enstitü olan, Dar al-İfta, Ekim ayında yayınladığı bir raporda, Mısır’ın tüm Ortadoğu’da en çok ateiste sahip ülke olduğunu vurguluyor: 866 kişi- 87 milyonluk nüfusa sahip olan bir ülkede gayet makul bir sayı.

 

İktidara yakın medya ve dini yetkililer ateizme karşı bir savaş yürütüyorlar. Ateistler ulusal güvenliğe bir tehdit ve salgın haline gelen bir virüs olarak tanıtılıyorlar.

 

Bu atmosfer içerisinde, insanların din hakkındaki samimi görüşlerini ölçmek imkansız. Resmi düzene diz çökmek istemeyen kişiler için ise, “Sorma, Konuşma” politikası yürütülüyor. Ateizmi itiraf etmek sadece tutuklanmayı değil, hayati bir tehditi de beraberinde getiriyor.

Ocak ayında, Muhammed Peygamberin doğum günü dolayısıyla yapılan bir konuşmada, Sisi, Müslüman liderleri Mısır’da, İslami devletin cihat mesajlarına karşı “Dini bir reform” başlatmaya çağırıyor. Sisi, aynı zamanda, dışişleri bakanını Paris’te gerçekleşen Charlie Hebdo saldırısının ardından gerçekleştirilen dayanışma yürüyüşüne gönderiyor.

 

Sisi’nin heteroseksüel ve muhafazakar Müslüman erkeklerin iktidarına dayanan bir yönetim isteği ile olan bu çelişkisi, Mısır’daki hiyerarşinin apaçık örneği.

 

Sen, özgür düşünce ve ifade için dayanışıp, şiddeti lanetleyerek, Müslümanların dindarlığını gölgede bırakamazsın, hele ki, ateistlere ve gaylara karşı bir karalama kampanyası yürütüyorken.

 

Bu hafta 2011 devriminin dördüncü yılına giriyoruz. Hala istenen politik özgürlüklere ulaşılamamasına rağmen, Mısır için atanan ahlak vekillerinin iktidarı yavaş yavaş çatırdamaya başlıyor. Sosyal medya ile silahlanmış daha fazla insan soruyor ve konuşuyor artık- bireysel inançları ve cinsel kimlikleri hakkında. Dinin ve dinsel değerlerin politika ile içiçe geçtiği bir ülkede hesaplaşma biraz gecikti, ancak başladı.

 

Kendilerine karşı yürütülen operasyonlara rağmen, ateistler bu ikiyüzlülüğe açıkça meydan okuyor. Sosyal medya, otoriter düzenden ayrılanlar için önemli bir araç. Dini yetkilileri ve medyayı yalanlayarak, kendilerine farklı bir düzen ve ifade olanağı yaratabiliyorlar. Dini bir reform çoktan başladı, ama Sisi’nin dinsel söylemleri üzerinden değil. Eğer babalar oğullarına karşı durmazlarsa, ve aileler sevdiklerini savunurken onların “gerçek adamlar” olduğu üzerine vurgu yapmayı bırakırsa, iste o zaman başarının üzerinde sağlam bir şekilde durabiliriz.”

 

 

Yazı bağlantılı çevirmen notu:

Mona Elthawy, durumu Mısır açısından özetlerken, aslında bu düzenin Ortadoğu coğrafyasının genel bir özelliği olduğuna da işaret ediyor. Charlie Hebdo saldırısı, din üzerinde kurulan hiyerarşik düzenin ve düşünce-ifade ihlallerinin vahametini kanıtlar nitelikte. Durumu Türkiye özelinde ele aldığımızda ise, muhafazakar ve müslüman heteroseksüel erkek düzeninin günlük hayatın ne kadar içerisinde olduğunu gözlemlemek zor değil. Sosyal medya iletilerimiz, Muhammed Peygamberin resmini taşıdığı için sansürleniyor.

 

Charlie Hebdo’nun türkçesini basacakları için Cumhuriyet gazetesinin önünde polis bekletiliyor, “duyarlı ve hassas vatandaşlar”ın sokağa çıkmaları durumunda olacaklara engel olmak amacıyla. Başbakan Davutoğlu Türkiye’de yaşayan bir medya mensubu, makul bir insan, Hz. Muhammed’in bu ülke için ne anlam ifade ettiğini bilir. Türkiye, bu konularda kayıtsız bir toplumsal dokuya sahip bir ülke değil” diyerek insanları duyarlı! olmaya davet ediyor.

 

“Cadde ve sokaklardaki kameralardan, cep telefonlarına, internetten bilgisayar kameralarına, kayıt ve kodlandırma sistemlerinden gözbebeği okumaya, elektronik bileziğe dek her şey, herkesin her an gözetlenip dinlenebilmesine, kayıt altına alınmasına imkan tanımakta. Bu koşullarda dışarının gerçekten, büyük hapishane halini aldığına artık kuşku yok. Ama bu durum küçük hapishaneleri önemsiz kılmıyor. Dışarıdaki denetim ve gözetimin yaygın ve yoğun hali içeriye girme ihtimalini de her an herkes için geçerli kıldığından, asıl hapishanenin önemi artık çok daha büyük.” (Işık Ergüden, “Hapishane Çağı: Kapatılan İnsan”, 2007, Versus Kitap, sayfa.10)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *