Manifesto

Ünlü düşünür ve sanatçı Bertolt Brecht; “İnsandan çok şey yapılabilir” derken, insanı tarih ve ideoloji dışı kavramayı reddederek bunu söylüyordu. Çünkü, “İnsandan bir şey yapmak” aynı anlama gelmek üzere insanın, kendi içine ve dışına doğru insanileşmesi süreci ideolojilerin kapsamı dışında değildir. İdeolojileri kendinden menkul “şey” haline getirip, tarihüstü, siyasetüstü ve insanüstü bir bağlama yerleştirmek, yaşam-insan, insan-ideoloji, insan-tarih ilişkilerini mutlak koparır…

İdeoloji yaşamın  soyutlamasıdır. İdeoloji ile hayat arasındaki ilişki organik, karşılıklı bir ilişkidir. İdeolojiyi, hayat ile karşı karşıya koymak, ideolojiyi tüm zamanlarda “yanılsamalı bilinç” olarak tek yönüyle algılamak anlamına gelir. İdeoloji ile hayat arasında bir örtüşme vardır ama özdeşlik yoktur. İdeolojik biçimin gerçek etkileme gücü, toplumun değişik kesimlerine ne kadar sızabildiğiyle, dahası kendi çıkarlarını onlara ne kadar benimsettirebildiğiyle doğru orantılıdır. İdeolojik yaşama veya başka bir anlamda insan hakları konusunda teorik bir müdahale tam da burada önemlidir.

Burjuva ideolojisi, sınıfının unsurlarınca benimsediğinde, kendiliğinden bir güç konumuna yükselmez; nesnel bir olgu olabilmesi için, toplumun değişik
kesimlerince benimsenerek, özellikle emekçi kitleler aracılığıyla günlük yaşantıya taşınması, bir başka deyişle “sessiz çoğunluk” tarafından öznelerin dinamiklerinin örtüşmedikleri süreçlerdir.

Burjuva ideologları, değişik dönemlerde olduğu gibi bugün de yalan demagoji, simülasyon ve illüzyon üzerine kurulu propagandalarıyla, insan hakları kazanımlarının önünde engel olmaya devam ediyorlar.

İzledikleri yöntemlerin nüans olarak bile dünden farklılıklar gösterdiği söylenemez; işkenceci ve cellatların kendilerini mazlum, savaş kışkırtıcılarının barış havarisi, insanlık suçu işlemiş insan hakları düşmanlarının insan hakları savunucusu olarak lanse etmeleri yeni bir şey değil; Nazilerden yakın tarihimize dek değişik tarz ve yöntemlerle  bu böyle devam etmiştir. Ve yeryüzünde de halen devam etmektedir.

Ve ideolojisiz bir bakış, tanığı olmadığımız veya hiç bilmediğimiz bir şehri seyretmekle eş anlamlıdır.

İnsan haklarıyla insandır!

İnsan hakları savunucularınca sıkça yinelenen bu söylem, insanın vasfını her şeyden önce haklarıyla birlikte tanımlıyor. Hak, görev gibi, sorumluluk gibi, hukuk terminolojisi içinde tanımlanabilecek bir şey. Bireyin millet ve devlet için varolduğu itaatkar toplum yapısı, devletin sıkça sermaye adına birey haklarını ihlal etmesine izin veriyor. Ülkemiz bir ihlaller ülkesi.

İnsan hakları, günümüzün en popüler kavramıdır. Bu popüler kavramın Türkiye fotoğrafından şunlar görülüyor: 1980 askeri darbesinden sonra insanlar işkencelerden geçirildi, asıldı, öldürüldü. Toplumsal muhalefet şiddet yoluyla sindirildi. Dernekler ve sendikalar kapatılarak baskı altına alındı. Basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve  örgütlenme özgürlükleri rafa kaldırıldı Ama ‘82 Anayasası kişi dokunulmazlığı, insan hakları gibi kavramlarla süslenerek piyasaya sunulmaktan geri kalınmadı. Ama rejim muhalifleri için değişen hiçbir şey olmadı; insanlar öldürülmeye, kayıp edilmeye, topluca katliamlardan geçirmeye devam edildi. İnsanlar sürgün edilmeye devam edildi. Şimdilerdeyse, insan haklarının dünya ölçüsünde popüler hale gelişine bağlı olarak demokrasi havariliği yeniden moda oldu. Küreselleşme söylemleri ışığında hem de toplu katliamlar yapılmaktadır. İçi boşaltılmış bir demokrasi söylemi devlet ve hükümet yetkiliklerinin diline pelesenk olmuş durumda. Muhalif iktidar odakları da temel hak ve özgürlüklere özenle yaklaşmalı. Karşı çıkanın saygınsızlaştırılması hem geride kalan muhalifler üzerinde benzer bir tehdit oluşturur, hem de saygı alıp vermeye yetkili bir merci olduğunun kabulünü. Ne yazık ki yaşadığımız coğrafyada da hala sol tandanslı kimi “yetkili” merciler icraatlarını sürdürüyorlar. Şiddetin iç süreçlerimizden kovulması, onun kaynağının, ilişkilerimize sızmasını sağlayan ideolojik kodları bilebilmekle mümkün olacaktır.

Reddedebilmek tarihsel bilinci gerektirir. Şiddet ve gücü her durumda tek çözücü olarak görenler, özgürleşme eylemi önündeki engellerdir.

Bu söylediklerimizi toplumumuza uyarlamaya, yukarıda yer alan ibareyle mevcut devlet ve insan ilişkileri arasında bir bağ kurmaya çalıştığımızda “bağlantı ipi”nin elimizde kaldığını görüyoruz. Bireyin millet ve devlet için varolduğu bu itaatkar toplum yapısı, devletin sıkça millet (siz bunu sermaye diye okuyun) adına birey haklarını ihlal etmesine izin veriyor. Ülkemiz bir ihlaller ülkesidir ve bu vesileyle alışılmışın dışında bir söylem tutturacaksak öncelikle var olanı reddetmekten geçecektir. Bunun için tersten okumak çok önemlidir. Az tartışılan bir konu üzerinde yoğunlaşmak daha önce tartışılan konular üzerine tartışmaya bile gerek yok mesajını en geniş kitlelere iletir. Ama biz her şeye rağmen eski tartışılan konular için de farklı düşünüyoruz… O halde bunları da bir süre sonra konuşacağımızın işaretlerini vermemizde yarar olacaktır. Bir örnek vermek gerekirse: Üçüncü cinsin özgürlüğünü sınırsız savunan bir anlayışın, gerek düşünce özgürlüğü gerekse genel anlamda özgürlükler sorunsalına bakışını tartışmak ne kadar anlamlı olacaktır. Bu tersten bir gönderme olarak algılanmalıdır. Sözünü ettiğimiz tersten okuma da tam da böyle bir şeydir.

Ama bu bir kültürlenme meselesidir. Evet, bu bir siyasal kültürlenme meselesidir… içimizdeki burjuvayla her gün gırtlak gırtlağa gelme meselesi… Gündelik hayatın bilinçle örgütlenmesi meselesi… Gündelik hayat ve ideoloji. Hiç kimse kendisini gündelik yaşantının en küçük karesine kadar sızmış olan burjuva ideolojisinin etkilerinden azade tutamaz. Ayrı bir “dil”in oluşması zaman alacak, nasıl ki ayrı bir toplumsal yaşantının örgütlenmesi zaman alacaksa. Dille, kullanılan kavram ve tanımlamalarla gündelik hayat ve ideoloji arasında sıkı bir ilişki var. Bir çok kavram arasında bizi bu yazı özelinde ilgilendiren güç-iktidar-şiddet ilişkisi oluyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *