• Manakia Kardeşlerin Yetiştiği Balkanlar

Manakia Kardeşlerin Yetiştiği Balkanlar

İnsan olduk belki ama  “garip bir kuştu gönlüm” şarkısını anlayamadık bir türlü, sadece dinledik işte…

İnsan soyuna hayvandan sirayet ettiği düşünülen bir sürü olay – olgu bir yana, şöyle duruverse de keşke sadece mutualizm sirayet etseydi… Belki dünya düşmanlıklar üzerine kurulmazdı, savaşlar sonucu insan soyu bu kadar acıları yaşamazdı. Dünyamızın son yüzyılında etnik, dini ve mezhepsel ve bir o kadar da emperyal amaçlı savaşlara tanıklık yaptık… İki komşunun dayanışması aynı zamanda birbirine saygının oluşabilmesi için gerekli olan en önemli şey birbirini tanımaktan geçiyordu. Bunu da anlamak için insanlık uzun yıllardır kurbanlar vermeyi sürdürüyor…

Ki yeryüzü canlıları yaşamlarını böyle sürdürmek zorundadır. Veya zorunda kalmışlardır. Kendi başlarına da hayatlarını devam ettirme becerisine sahip olan iki canlının bir araya gelerek daha kolay besin bulmasına yönelik bir simbiyotik yaşam biçimi, dayanışma, tanıma ve işbirliğinden geçer.

Bu bağlamda ortak yaşamın bir ütopya olmadığı Balkan  coğrafyasında 1912 yılında patlak veren “Balkan Savaşları” salt yüzyılımızda hasretle baktığımız toplumsal ortamı bitirmekle  kalmamış, zengin, verimli vadi ve ovaları paylaşmış bu komşu  halkların yarattığı kozmopolit dokuyu hayalet bir coğrafyaya  çevirmiştir. Kendi topraklarının olduğunu iddia eden Sırbistan,  Bulgaristan, Yunanistan ve Karadağ, Osmanlı İmparatorluğu’na  karşı savaş ilan etmiştir. Tarihte derin bir  travma yaratmış ve  Batı’dan büyük göçün başlangıcı olan bu  savaşta, Osmanlı  birlikleri aylar içerisinde çözülmüş etkisiz  hale gelmiştir. Bu  kaos ortamında çok kısa süre önce aynı  İmparatorluk  bahçesinde yaşayan halklar,  on binlerce  Osmanlı askerini öldürmüş ve bölgede yaşayan nüfusun yerlerinden edilmelerine  neden olmuştur.

Bu savaş kesinlikle bölgeyi paylaşan insanların hayatlarında  bir  dönüm noktası olmuştur. Savaşın öncesinde ve  sonrasındaki  toplumsal analiz bir bıçak sırtı kadar keskin  çizgilerle ayrılmaktadır. Savaş kozmopolit cenneti öldürüp  sonrasında  yerini milliyetçi hayaletlere bırakır. Değişim  sadece insanların hayatlarında olmamıştır. Değişim dünya görüşlerinde ve  toplumsal yaşayış modellerinde de olmuştur.

Zafer kazanan Balkan milletleri, kazandıkları bu zaferin ardından çok yakın tarihteki belleklerine dair tüm güzellemeleri unutuyorlardı. Birçok ülke için kozmopolit Osmanlı süreci ya da Pax Ottoman süreci, 500 yıllık koca bir karanlık evre olarak görülmüştür. Onlara göre, sosyal yaşantıdan, bilime, teknolojiye bu zaman dilimi çok az değişimin olduğu kaybedilmiş yıllar olmuştur. Çok kültürlü İmparatorlukta birlikte yaşamın anısı, Balkanların yeni ulus devletleri için faydalı bir toplumsal nizam değildi. Ulusal kimlikleri geliştirmek için Osmanlı’dan kurtuluşlarıyla ilgili olarak kendi tarihlerini inşa etmeleri gerekmekteydi. Bir başka deyişle, birlikte yaşadıkları komşu halklara karşıt ulusallaşma süreci yaşamalıydılar. Ulus devletler, bir güzel karmaşadan ibaret olan ve karmaşanın, çok sesli toplumsal hayatın kendi içselindeki düzenini susturma gayretine girmişler, bunların yerine yeni bellekler, bireyler yaratmak için kolları sıvamışlardır. Hiç kuşku yok ki bu ulus inşa etme gayreti çok geçmeden Anadolu topraklarında yeniden var olan Türkiye için de geçerlidir. İmparatorluktan sıyrılıp, ulusal karakterli bir devrimden sonra Türkiye’de, yüzlerce yıllık gelenekler, bellekler yasaklanarak âdete “Damnatio Memoriae” uygulanır.

Balkanlar için tarihsel arka planla iki büyük devlet nizamı söz konusu olmuştur. Bunlardan ilki, yaklaşık bin yıllık zaman diliminde derin siyasal, kurumsal, hukuksal, dinsel ve kültürel etkisiyle Doğu Roma-Bizans’tır. Diğeri ise bu yarımadaya adını vermiş ve tarihteki en uzun siyasal birliği kurmuş 500 yıllık Osmanlı sürecidir. Osmanlı mirası Batı’nın hemen yanı başında bir oryantalist imgesi altında şark kavramı yaratmıştı. Eskiçağdan bu yana birbirlerine zıt karşıtlıklar ile iki kutup olmuş olan Doğu-Batı bazı zamanlar sıcak çarpışmalar ile bazı zamanlar ise ötekinin karalanması politikası ile bambaşka alemler olurlar. Antik Yunan ve Pers savaşları, Roma’ya isyan eden Mihthadates, Haçlı ve İslam savaşları yönetimsel yahut dinsel odaklı Doğu-Batı çatışmalarına örnektir. Hatta bu çatışma Constantinapolis’nin Katolik Kilisesi tarafındandan ele geçirilmesinde olduğu gibi Hristiyan dünyasının Doğu-Batı kavgası ve öteki kavramı söylenebilir. Ancak bu kutuplaşma Balkanlar özelinde gerçekleşmemektedir. Balkan Tarihçisi Maria Todorova’nın eşsiz başyapıtı “Balkanları Tahayyül Etmek”te belirtildiği gibi Balkanlar, birbirine zıt iki alem arasında bir köprü, bir karmaşa, çok renkli, dilli bir vaha idi. Her zaman bir köprü ve kavşak imgesi olmuştur.

Bu kavşak ve çok renklilik imgesi altında yetişen Balkanları karış karış gezerek ilk sinematografik kayıtları alan Manakia kardeşler belge tarihçiliği bakımından bizler için bulunmaz bir fırsattır. Yetiştikleri İmparatorluğun başardığı toplumsal mozaiği belgeleyerek bizlere miras bıraktıkları kayıtlar, sosyolojik arka planı ile İmparatorluktan ulus devlete geçen milletlerin yakın geçmişinde unuttukları kara tarihlerinden izlerdir.

Filmlerinde, köylerdeki günlük hayat sahnelerini kaydeden film yapımcılığı öncüllerinden “Osmanlı Yurttaşı” Manakia Kardeşler, farkında olmadan çok yakında yok olacak kozmopolit dokunun sinema tarihçiliğini yürütmüşlerdir. “Dokumacılar” adı verilen bir belgeseli Balkanların en eski belge filmi niteliği taşımaktadır. Tüm eski film yapımcıları gibi, sabit kameraları ile hareketli bir fotoğrafik imkan aramışlardır. Geleneksel düğünler, pastoral yaşantılardan kesintiler ile elde ettikleri hayal olmuş ortak yaşamlar eşsiz bir tarih-belge ve sinema üçlemesinin ilk ve son örnekleridir. Onlar Osmanlı Makedonyası’nda, Grevena, Yanya ve Manastır şehirlerinde yaşamış ve yaşadıkları bu şehirlerde kayıtlar almışlardır.

Ulusal sınırların bulunmadığı, farklı etnik ve din gruplarının büyük bir İmpatatorluk içerisinde bir arada yaşadıkları mahallelerini, sokaklarını, meydanlarını filme çekmişlerdir. Filme çektikleri insanlar gibi onlarında bir milli kimlikleri yoktu. Her şeyden önce bir İmparatorluk yurttaşı idiler. Büyük sayıdaki din grupları, tekkeler,  kesişler, bu dinlere mahsus, dilleri farklı insanlardan sadece ikisi idi onlar. Büyük dönüşümün tarihi olan 1912 Balkan Savaşı’nın ortamına dek de asla kendi milletleri peşinde koşmamışlardır.

 

Manakia kardeşlerin dünyasından insanlar bölünmüş sınırları  henüz bilmemekteydiler, hali hazırda birbirleriyle karmaşa ve  etkileşim içerisindeydiler. Birbirlerinin bayramlarını kutlayıp,  yakın mahallelerde yaşamak ufkunu taşıyorlardı. Etnik  mahalleler sistemine göre tasarlanmış Osmanlı şehirlerinde  halklar her ne kadar ayrı mekanlarda yaşıyor gibi görünseler de,  kent meydanlarında, çarşılarında, hamamlarında,  kahvehanelerinde daima ilişki içerisinde olmuşlardır.

Ancak bu toplumsal güzellemenin çatırdamasına ve yok  olmasına ramak kalmış idi. 16. yüzyıl İspanyasında ortaya çıkan  ırkçı-milliyetçi tavırlar her geçen gün Avrupa’da yaygınlaşmakta  idi. Fenomen olarak entelektüel Avrupalıların aydınlanma  yüzyılı olan 18. yüzyılda damgasını vurmuş olan bu milliyetçilik  19. yüzyılda da devam etti. En nihayetinde de rüya sona erdi.  Aslında Dünya Savaşı, Balkanlarda başlamıştı. Doğu Avrupa ve  Batı Avrupa’nın hedeflerinde kalmış bu halklar bazılarının da  belirttiği gibi hırçın ve savaşçı ruhlarının yardımı ile rüyayı  müthiş bir savaş kâbusuna çeviriverdiler.

Yaklaşık 100 yıl önce modern ulusal karakterli dünyamızın ilk  büyük dönemeci olan Balkan Harbi, salt savaşa tabi halkların  değil; bütün Avrupa içselinde değerlendirilmesi gereken bir  olaydır. 500 yıllık kozmopolit yaşamın vedası niteliğindeki bu  savaş, bugün yeniden Balkanlarda yaratılmış olan esnek ve sınırların olmadığı renkli yaşamı düşünmemize sevk etmektedir. Farklı adetleri, görüşleri, dilleri, inançları ile bu kadar zaman süren birlikte yaşam başarısının ardındaki bellek unutulmuş-unutturulmuştur. Bedeller yeniden hesaplanır oldu. Yeniden kurban edilen insan sayıları ile haberler yayılır oldu. Bir büyü bozumu yaşandı. Sanayii, modern kentler, şehirleşme veya yatırımdan çok yan yana durabilme ve dayanışma ruhu gerek bu coğrafyaya…

Afrika’ da yaşayan bir kürdan kuşu türüyle gergedan ve benzeri vahşi hayvanlar arasındaki işbirliği ile dayanışmanın ne denli önemli olduğu, birlikte yaşamın neden anlamlı olduğu savıyla son vereceğim. Ağaçkakana benzeyen bu kuş, söz konusu yabani hayvanların derileri üzerindeki bit ve keneleri yiyerek gıdasını sağlar. Ve o yabani hayvanlar buna izin verir. Sonra ne mi olur, görelim bakalım.  Bu ağaçkakana benzeyen  kürdan kuşu kuvvetli içgüdüsü ile de yaklaşan düşmanı hissedip bağırarak kaçar ve gıdasını sağladığı hayvanı tehlikeye karşı uyarır…

Şimdi bir kuş kadar olamamanın garipliğini yaşarken, garip bir kuş bile yuvasında ne denli mutlu, bizler dünyayı cehenneme çevirmeye devam ederken….

“Cümle kuşlar yuva yapmış

Uy amman amman, uy amman amman…”

Kaynakça:

İlber Ortayllı, En Uzun Yüzyıl İstanbul, Hil Yayınları, 1983

Maria Todorova, Balkanlar’ı Tahayyül Etmek, İletişim, 2013

Machiel Kiel, Bulgaristan’da Osmanlı Dönemi, TC Kültür Bakanlığı,2000

Taner Timur, Osmanlı Kimliği, İmge, 2010

Taner Timur, Osmanlı Çalışmaları, İmge, 2010

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *