“Mahçup” Bir Burukluk Var “Yan”ında…

“Mahçup” Bir Burukluk Var “Yan”ında…

Saraya, saltanata yürüyen bu yolda bu düş görülecek bir hesap mı? Vazgeçmek ne kadar da kolaylaşır… “Mahçup” bir burukluk var “Yan”ında, efendi sayısı çoğaldıkça açığa çıkan bir kepazelik saklı durur tavrında… Ve bir o kadar da mutsuz olur. Daha yolun başındayız, bu gözler-kulaklar kimbilir nelere tanık olacak… Hele ki nar tanelerinin sökümü gelsin aylardan nisan, bir görelim, bakalım yüreği parçalayan bir coşkuyla acısına mı ağlayacaklar yoksa çocukluk günlerine dönüp bayram sevincini mi yaşayacaklar…

 

“İnsanın ne kadar efendisi olursa, bir o kadar da mutsuz olur…”

Sanırım uğruna methiyeler düzülen halkın seçimi de böyle oldu… Yaşayanların da, muhaliflerin de, yazanların da, çizenlerin de seçimi bu yönde oldu. Çemberin dışında kalanlar; ya bize Ocak ayında 19’luk delikanlı duruşu göstererek hatıramızda yer etti ya mahkeme kapılarında süründüler, saraylardan, saltanatlardan vazgeçerek 3 metrekare odalarda nefessiz ve gökyüzü olmadan yaşamayı tercih ettiler ya da hayatları boyunca “tedirginlik” içinde yaşamayı onur saydılar.

Oysa siyaset olgusunu, bir tercih değil de bir tür boyun eğme, itaat etme biçimi olarak algılayan La Boétie, insanların nasıl olup da itaat ettikleri, üstelik itaat etmekle kalmayıp boyun eğmeyi, hatta kulluk etmeyi arzuladıkları sorununu şöyle dile getirir:

“Köylüler ve çiftçiler Tiran’ın emirlerini yerine getirmek zorundadır… Ama yakınındakiler, sadece emirlerini yapmakla kalmazlar, onun ne düşündüğünü, nelerden hoşlandığını da tespit eder ve kendilerini buna göre değişime zorlarlar… Onun sevdiği gibi düşünerek onun hoşuna gidecek şeyleri yaparlar onun neyi seveceğini ondan önce öngörebilmek için bu kulluğu içselleştirirler. Tiran onların alçaklaştığını ve daha da kullaştığını görür ve hep daha fazlasını bekler. Onlar da daha fazlasını vermek için uğraşırlar…”

Bakınız ne kadar yazık desem de sonuca bakıyorum ve olan biten karşısında şimdi de bana yazık olacak diyorum. Çünkü bu denli açık olan bir muhabbeti ve mutluluğu açıklamaya çalışıyorum; mutlu etmek, ne kadar da memnun etmek için çaba sarfedildiği açıkken. Benim “ecdadım soykırım yapmaz” lafı zamanın başbakanı tarafından söylendiğinde; vakti zamanında da yazmışken hatta “ben o ecdadın aslıyım” diyerek noktayı da koymuştu. Ve efendinin başdanışmanı olarak bu söylemin telifi bile alınmıştı… Ne yazı ki geç gelen mutluluk efendi olgusunu yerle yeksan etmiş artık efendi sayısı çoğaldıkça bizim “Mahçup yan’ımız” mutsuz olmuştu. Çünkü birden fazla efendiyi mutlu etmek haylı hüner gerektiren bir şeydi…

Hukuk, adalet, yargı, yürütme, yasama tek bir yerden idare ediliyorsa, tek bir efendinin dudakları arasındaysa, istediği an kötü olma erkini sürekli olarak elinde bulundurduğundan dolayı iyi olabileceğine hiç bir zaman güvenilmeyecek bir efendinin kulu olmanın ne kadar büyük bir mutsuzluk salgılayacağını birlikte göreceğiz.

Ey benim tarihlerine destanlar yazılan, yalandan kahraman, yalandan cesaretli, aslında bir kuş misali ürkek, tavşan misali korkak olan ve tüm algılama biçimlerine “erkekliğin % 90’ı kaçmaktır” sözüyle yetişen, “kaçanın anası ağlamaz” diyerek büyüyen, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” hoşgörüsüyle davranan yufka yürekli halkım…

Gönüllü kulluk için seçtiğin yol olsun… Çemberin dışında kalanlar, ey çembere sığmayanlar artık sizin de bir şeyi anlamanız gerekir ki, içinde durmak gelecek vaadediyor dışında kalmak ise bedel arzediyor…

Arz’ı kelam eyledik derdi anlamaya çalıştık…

Niye bu feryat… Nedir bu bir kaşık suda koparılan kıyamet… Nedir sizin “Mahçup” olan bir insandan beklentiniz… “Mahçup” olan “yan”ından mı konuşacaksınız sürekli… Beklentiniz neydi? Bırakın isteyen istediği kimliği yaşasın, bırakın nasıl istiyorsa öyle de konuşsun, yazsın… Ne bekliyorsunuz, neden bu cümleler kurulur, niçin bu türden polemiklere girilir… “Mahcup yanı’nı” her defasında dile getiren birinden halen neden umut kesilmez…

La Boétie, insanların nasıl olup da itaat ettikleri, üstelik itaat etmekle kalmayıp boyun eğmeyi, hatta kulluk etmeyi arzuladıklarını anlatırken vazgeçin demeyi unutmuştu. Ekliyorum ve vazgeçin bu sevdadan. Rahat bırakın “gönüllü” olanları. Rahat bırakın “kulluk” yapmak isteyenleri…

Şöyle kısacık bir hatırlatma yapacağım ve son söylediği lafın bir gaf olmadığını göstereceğim…

Bir açılım vardı hatırlanır. Kürt açılımı adı altında Kürtleri; Alevi açılımı adı altında Alevileri; Ermeni açılımı adı altında Ermenileri; hukuk devleti, demokrasi açılımı adı altında toplumsal muhalefeti, solcuları; özgürlük, iyilik, yardım, gelecek velhasıl ezcümle inayet kültürü ile yoksul halk kitlelerini, kontrol altına almaya çalışan bir paketti. Şu sıralar ne durumda bilemiyorum, isim değiştirmiş, forma değiştirmiş yine sahalarda dolanıyor…

Tam o sıralarda dönemin başbakanı Erdoğan, ABD ziyareti sırasında ‘ecdadım soykırım yapmaz’ demişti. Ve burada eli cebinde değil de vicdanında olan birtakım yazar, çizer, aydın konuya tepki göstermişti. Şimdi size yine “Mahçup” bir örnek vermeden duramayacağım; Taraf’taki “Mahçup” ve tescilli, markalı liberal, bu çığlığı görmezden, duymazdan gelmişti ve diaspora Ermenilerine verip veriştirmişti.

Trajik mi. “Mahçup” olmadan yapmaları nasıl algılanmalı… Veya Marka(r) tescil olmadan hezeyana kapılıp Esa(s)yan’ı (yakın gelecekte millet vekil olmak için kolları sıvayan silahşör pardon kalemşör) bir Taraf’a birakmak nasıl bir kepazeliktir… Bu kalemler hiç mi kalemtraş yüzü görmez… Yürekler pas tutmuş, kimlikler inkar edilmiş. Bari “Mahçup” davranmayın. Hiç değilse Esasyan’ınızı belli ederek yapın ki biz de kimin kim olduğunu muhtarlığa sormadan anlayalım. Çok mu trajik gelmişti… Değil ama komik yönü daha da abartılı bir trajedya izlediğimiz aşikardı. Ve mutluluğu giden yol menekşeler, sümbüllerle doludur. Bedeli de su veya gübre değil, sadakat ve inkarı içerir…

Hissetmek önemli bir duygu. Birileri öyle hissediyorsa sözü terk edebilir misiniz… Neden kimlik dolayımlı bir politik duruş olsun ki… Bu “Mahçup” bir söylem miydi; “Ermeniler son Osmanlı idiler… Şimdi de ilk Türkiyeliler olmak durumundalar,” sözünü ben mi etmiştim, yoksa bir duvar yazısı mıydı?  Kimlik, bir olumsuzluk üzerinden ifade edilirse, onu taşıyanı da bedbaht etmez mi? Yaşanan her neyse, her nasılsa bunu unutmak, yok saymak, inkar etmek yerine açık yüreklilikle, ötekinin yüzüne bakarak anlatılması, komşuların bilgi sahibi olması ve bundan alınan keyfin, yerliliğin harcı olduğunun hissedilmesi gerekirken bu bir “gönüllü kulluk” ifade edilerek yapılırsa sözün özü bizi yakar mı?

 

Ve bu kalem ustadı sözlerine şöyle de devam eder; “Şahsen ben şu anki Ermenilikten çok sıkıldım. Anadolu bütünlüğünün geçmiş ve gelecekte doğal parçası olan, yerliliğin taşıyıcılığını yüklenen bir Ermeniliği özlüyorum. Herkesin yüzüne bakarken, herkesin de yüzüme bakmasını, bakabilmesini istiyorum…” ve hiç bir şekilde bu sözleri yazar ve söylerken de “Mahçup” bir “yan”ından dem vurmaz. Övünür hatta teşekkürü borç bilenlerin sayısı hızla artar… Ve saraya giden yol açılır…

Hep merak etmişimdir. Bu coğrafyada geçmiş, çok mu şanlı şerefli yaşandı. İnsanoğlu bize özgü bir tarihte mi bozuldu yoksa! Hep merak eder dururum; gördüğümüz, tanık olduğumuz insanlığın kanlı tarihi bize mi özgüydü… Bir coğrafyadan diğerine kardeş kanıyla abdest alan padişahlar diyarında kansız aylar yaşanmış mıydı acaba!

Geçmiş bu kadar temiz ise bu kahramanlık destanları neden anlatılır. Peki, bu kahramanlık destanlarının mağdurları kimlerdi… Nasıl ve neden  acılar çekilmişti. Bütün savaşları bizim dedelerimiz kazandıysa bu savaşlarda ölenlerin torunlarıyla aynı coğrafyada mı yaşıyoruz yoksa…

Kan mı var bütün tarihimizin altında. Acı mı var her durakta, her gönülde. Sahi bir coğrafya neresinden kanar? Bir söz ne kadar değer bulur? Ya “Mahçup” ise bir duruş ya da bedel hatırlatılırsa ona, fatura ibra edilmişse kapısına, delikli bir ayakkabı görür mü acaba rüyasında… Ve soğuk bir ocak günü 19’lük delikanlı olmayı seçer mi?

Saraya, saltanata yürüyen bu yolda bu düş görülecek bir hesap mı? Vazgeçmek ne kadar da kolaylaşır… “Mahçup” bir burukluk var “Yan”ında, efendi sayısı çoğaldıkça açığa çıkan bir kepazelik saklı durur tavrında… Ve bir o kadar da mutsuz olur. Daha yolun başındayız, bu gözler-kulaklar kimbilir nelere tanık olacak… Hele ki nar tanelerinin sökümü gelsin aylardan nisan, bir görelim, bakalım yüreği parçalayan bir coşkuyla acısına mı ağlayacaklar yoksa çocukluk günlerine dönüp bayram sevincini mi yaşayacaklar…

Göreceğiz, okuyacağız…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *