• “Karayılan”a Dönen Antep Hikayesi ve “Misafir” Suriyeliler’in Sessizliği…

“Karayılan”a Dönen Antep Hikayesi ve “Misafir” Suriyeliler’in Sessizliği…

“Bu dünyada iki felaket vardır. Biri, kişinin istediğini alamaması,

diğeri ise almasıdır. İkincisi çok daha kötüdür; bu gerçek bir felakettir!”

Oscar Wilde

 

“Doğu’nun Paris’i”… Tarihi hanları, hamamları, kaleleri, çarşılarıyla büyüler insanları, eski zamanlarda yaşıyormuş hissine kapılırsınız… Taş evleri, bakır işleri, kebabı, baklavasıyla turistik açıdan tam bir dünya şehri. Oraya gitmek keyif, oralı olmak ise ayrı bir kimliktir… Doğu’nun Paris’i… Ortadoğuya açılan sarayın kapısı… Şimdilerde ise tam bir keşmekeşin yaşandığı, suskunluğun içten içe nefrete dönüştüğü koca bir şehir artık… Türkülerden ve tarihimizden bildiğimiz gibi halen “Gazi”, halen yaralı, içten kanayan Antep şehri…

“Şehir, yıllar boyunca çok göç aldı, bundan dolayı yerli ‘Antepliler’ dışındakiler, Antep’in büyüsünü bozdu” hikayesi dilden dile dolanmaktadır. Hikayesi uzar gider… Yabancıya karşı hep bir duvar örülür önce. Yerli ‘Anteplilik’ vurgusu her konuşmanın temelindedir.

Şimdilerde ise büyük bir yüzleşmeyle kuşatılıyor şehir. Sesi bastırılmaya çalışılan bir çığlık, istenilmeyen bir öteki, hor görülen yabancı ve gitmesi istenilen bir halkın yakarışı: “Misafir” Suriyeliler’in sessizliği.

“Misafir” Suriyeli kadınlarla ilgili bir araştırma için Antep’teyim. Resmi rakamlara bakıldığında, üstelik kayıt dışı göçmenler de hesaba katıldığında adımımı attığım her yerde bir Suriyeli ile karşılaşabileceğim düşüncesi ile geldim buralara. Çarşı-pazar dolaşıyorum, Antep’teki gündelik yaşamın içerisine karışmış Suriyelileri bulmaya çalışıyorum. Şehir susmuş gibi; varlığı inkar edilen, görmezden gelinen bir durum varmış gibi. Bir iki arapça yazı ve birkaç dilenen çocuk dışında Suriyelilere dair herhangi bir ize rastlamak çok zor şehrin merkezinde. Oysa, İstanbul’dan geliyorum buralara ve nerdeyse her yerde görebildiğimiz Suriyeli göçmenler Antep’e uğrayıp da gitmiş gibi.

Önceleri ben de bir “öteki” gibi dolanıyorum Antep insanın gözünde, bir yabancı, belki de bir misafir… Aynı sokaklardan geçiyorum gözgöze gelebilmek için, sorularıma yanıt bulabilmek için, derdimi ferman eylemek için… Nihayet esnafla göz aşinalığım oluşuyor ve hemen yanaşıyorum. Merak edip, tek başıma buralara neden geldiğimi soruyorlar önce bana. Suriyelilerle ilgili bir araştırma için dediğimde, yüzler asılıyor, söylenmeler başlıyor, devlete de, devletin “misafir”lerine de hakaretler yağdırıyorlar. Çünkü misafir, edebini bilen, ne sunulursa razı olan, fazla rahatsızlık vermeden de gidendir. Çünkü, Suriyeliler savaştan kaçarken edinebilecekleri en doğal hak olan mültecilik statüsüne sahip olmayan, Türkiye’nin yüksek misafirperverlik(!) duyguları sebebiyle buralara gelmiş insanlardır. Bu nedenle hakları olanı değil, misafir olana sunulanları alan, razı gelen ve çok sorun çıkarmadan da geri dönmesi gerekendir…

Hal böyle olunca tepki de tavan yapıyor tabii ki… Esnafın biri anlatmaya başlıyor: “kiralar arttı, oturacak ev bulamıyoruz, zengin Suriyeliler de var, onlar sefasını sürüyor, biz fakir olanların çilesiyle uğraşıyoruz. Geçen gün yeğenimi işten çıkardılar, yerine daha ucuz diye Suriyeli aldılar. Zaten işsiz, fakir olan bir toplum burası, bir de bunların yükünü biz çekiyoruz” diyerek iç çekiyor ve gözlerimin içine bakarak devam ediyor; “Ama az kaldı, gidecek hepsi, burada daha fazla yaşayamazlar.” Israrla bu meselenin kalıcı olması durumunda neler olabileceğini soruyorum: “devlet, devletliğini bilecek, o gerekeni yapmazsa biz başımızın çaresine bakacağız,” diyor bu sefer.

Gerçek ne? Yaşanan ne idi… Söylenenler neydi; “kardeşlerimize sahip çıktık” diye bilmiyor mu bu halk… Bunun için günlerce oturumlar, paneller, programlar yapılmadı mı? Peki nereye gidecekler. Dönemezler ki geriye, bir savaşın içine elleri kolları bağlı bir insanı salıvermek ne kadar insani bir projeyse, bir yerleşik halkın huzurunu bozmak, onu yerinden etmek, kapısına, avlusuna çıkamamasını sağlamak da ne kadar misafirperverlik içinde algılanabilir? Neresinden yaklaşmalı bu sıkıntılı ama insani meseleye…

O kadar dert var ki; hangi birini dinlesen, hangi birine kulak versen ya kulağın asılı kalıyor söze, ya da yüreğin parçalanıyor anlatılan hikayeye… Başka bir esnafa doğru yol alıyorum, “Nasıl işler amca?” lafını bitirmeden, henüz sorum bitmeden, sorunun yanıtı anında hedefi gösteriyor: “Nasıl olsun, iş mi kaldı. Herkes sefalet içinde, piyasa bitti” diyor ve başlıyor anlatmaya. “Biz zeytinin de yağın da hasını, iyisini yaparız. Emeğimizin karşılığı bir paraya da satarız, ama bunlar geldi, ucuz, kalitesiz mallar getirdiler, insanlar da ucuz diye bunlardan alıyor, nasıl olsun bizim işler?”

 

Suriyeli ‘misafirlerimize’ karşı gelişen bu nefretin temelinde, Antep ekonomisinin niteliği de önemli bir paya sahip. Yıllardır Antepliler, getirdikleri ucuz mallar üzerine kurulu bir piyasa kültürü yaratmışlar. Bu durumda karşılarına daha ucuz mallarla çıkan Suriyeliler, yabancı, ‘misafir’ olmaktan önce, rakipleri olarak nitelendirilmiş. Öte yandan, kiraları arttırdıkları, işçi ücretlerini düşürdükleri düşüncesiyle de kin besliyorlar Suriyelilere.

Ekonominin temeli, özellikle göç ekonomisinin temeli, vasıfsız göçmenlerin sömürüldükleri fırsatçılıkla beslenen bir düzene aittir. Savaştan kaçarak, ülkeye gelen Suriyelilerin ev ve iş ihtiyaçlarına fırsatçı bir düşünceyle yaklaşan ev sahipleri ve işverenler, ne kadar fazla kazanırım düşüncesiyle hareket ederken, Suriyeli ve Türkiyeli halklar arasına nifak tohumları sermektedir. Esnafın, olaylara veryansın ederken, gözden kaçırdığı durum göçün kazananları olan fırsatçıların gözardı edilmesidir. Nitekim Antep, özellikle Suriyeli göçünden sonra, kira geliriyle zenginleşen ev sahipleri ve ucuz işçi çalıştırarak zenginleşen fabrika sahipleri ile dolmaktadır. Ancak bu durumun faturası, savaştan kaçarak ülkeye sığınmış, açlık ve sefaletle mücadele eden ‘misafirlere’ kesilmiştir. Yabancıya her zaman düşman gözü ile bakan bir kültürün en temel dışavurumudur bu yaşanan.

Tüm bunları gözardı edip, yabancı olanı düşman gören bir zihniyetle Suriyelilere yaklaşan esnafla konuşunca, Suriyelilerin şehirde çok görünür olmaması da normal bir durum oluyor tabii. Ağustos’ta yaşanan gerginlikten sonra da ipler iyice gerilmiş, yerli halk nefretle, Suriyeliler de korkuyla dolu. Konuyla ilgili birkaç kişiyle yaptığım görüşmeler sonucunda, Suriyelilerin kendi kabuklarına çekildiğini, kampa gönderilme korkusuyla evlerinden, mahallelerinden pek dışarı çıkamadığını öğreniyorum. Şehirde tehdit kol geziyor: “Bizim istediğimiz gibi davranmazsan, sizi kamplarınıza göndeririz”. Olaylardan sonra halkın tepkisi daha da artmasın diye, şehirdeki Suriyeli varlığı da gizlenilmeye çalışılmış. İlk zamanlar çarşıda, pazarda her yerde dolaşan Suriyeliler artık şehrin görünmezleri arasındalar.

Diğer bir sorun da, halk arasında eklenerek yayılan söylentiler. Esnafın biri anlatıyor: “Geçenler de bir arkadaşın arkadaşı mangal yapmak için ailecek pikniğe gitmişler, karşı taraflarında da Suriyeli bir aile oturuyormuş, arapça ‘biz bunlarn herşeylerini aldık, sıra karılarına geldi’ demiş. Arkadaşın arkadaşının grubunda da arapçadan az çok anlayan biri varmış, anlamış söylenileni kavga çıkmış. Bıçaklama olayı olmuş.” Bu anlatılan başka ağızlardan başka şekillerde aktarılıyor Antep’te. Yıllardır, rivayetlere dayalı bir nefret söylemi ile temellenmiş yabancı algısı, halkın göçmen karşıtı tepkisini de sürekli körükler nitelikte.

Burada medyanın payını da gözardı etmememiz gerekiyor. “Biz”den kaynaklanan olaylar her zaman münferit vakalarken, “onlar”dan kaynaklananların ise faturaları her daim mensubu oldukları millete, vatandaşı oldukları devlete kesiliyor. Bu da medyanın nasıl bir kamuoyu yarattığının göstergesi. Algı olarak Arap halkı için söylenenleri yıllarca manşete taşımış görsel ve yazılı medyanın yetiştirdiği bir halk olduğumuz gerçeği ise tam da buralarda hayat buluyor.

Antep’te karşılaşılan diğer bir durum ise, şehirde suçu “öteki”ne atma kültürü. Kendini eski Antep yerlisi olarak tanımlayan biri ile yaptığım görüşmede Antep’te yaşanan olaylar şu şekilde aktarılıyor: “Geçenlerde bir bıçaklama olayı olmuş, Suriyelinin biri, bir adamı yirmi yerinden bıçaklamış, şahitler olmuş. İşin aslı şuymuş: Suriyeli adam kirasını ödeyememiş, ev sahibi de kira bedeli olarak karısını istemiş, adam da bıçaklamış. Bu biz de olmaz, zaten sonradan anlaşıldı ki, ev sahibi de Kürtmüş.” Yaşanılan olaylarda, suçun Suriyelilerde olmadığı anlaşıldığı zaman da, başka bir “öteki”nin hemen devreye giriyor olması da az önce dile getirmeye çalıştığım medyanın önemli etki alanları içerine girer… “Öteki” bulmakta hiç vakit kaybetmeyen bir kültüre sahibiz…

Esnafı, şehri gözlemledikten sonra, bir Suriyelinin evine konuk oluyorum. O da, önceleri herşeyin kendileri için rahat olduğunu ama zaman geçtikçe daha fazla riskle karşı karşıya kaldıklarını anlatıyor. Çarşıda, pazarda aldıkları tepkilerden, özellikle kadın göçmen olmanın zorluklarından bahsediyor. “Kadınsanız, göçmenseniz, her türlü istismara açıksınız, kampların daha rahat olduğunu biliyoruz, ama namus bizim herşeyimiz, kamplarda özel hayat yok, tuvaletler ortak, aileler bir arada. Biz buna dayanamayacağımız için, kamp dışını seçtik ama burada da yaşadığımız sıkıntılar çok ayrı” diyor. Suriye’de savaş biterse geri dönmek ister misiniz sorusuna, “Geri dönecek bir Suriye kalmadı ki” yanıtını veriyorlar. Bu nedenle tek istekleri buraya tutunmak.

Antep’ten, tekrar geri gelmek üzere, beşinci günün sonunda ayrılıyorum. Derinlemesine analize gerek olmadan da, sadece şehri gözlemleyerek belli sonuçlara varmak mümkün. Görünmezlik, Antep’te yaşayan Suriyelilerin ilk tercihi olmuş. Yerli halkın dışlayıcı tavırlarından, resmi yetkililerin kampa gönderme tehditinden korkarak, hem psikolojik hem fiziksel şiddetin mağdurları olarak yaşamlarına devam etmeye çalışıyorlar. Misafir kimlikleriyle aldıkları haklardan bile yararlanmak istemiyorlar artık, çünkü oradaki psikolojik şiddetten yılmış durumdalar. Gidip, orada savaş vereceğime, evde kendi kendime iyileşirim seçimi hep önce geliyor. Çocuklar okuyor ancak herhangi bir resmiyet yok. En önemlisi de artık misafirlik sürelerinin dolduğu ortadayken, temel insan haklarından biri olan mültecilik statüsüne hala erişememiş olmaları. Bu durum geleceklerini daha da belirsiz kılıyor. Yeni bir güne uyanırken acaba bugün ne gibi haklara sahip olacağım ya da nelerim elimden alınacak korkusu yaşamanın, “misafirlerimizin” hayatında büyük travmalar açacağı kesin.

Devletin ilk ve en önemli olarak “misafirlik” söylemine son verip, halka, bu insanların Türkiye’ye gelmesinin en temel hakları olduğu üzerine kurulu bir söylemle yanaşması gerekiyor. Yaşanılan durum Antep özelinde anlatılsa da, Urfa’da, İstanbul’da, Antakya’da, Bursa’da ya da Konya’da durum farklı değildir. Her geçen gün bir çok şehirde nefret söylemleri gittikçe güçleniyor ve Suriyelileri görünmezliğe doğru itiyor. Şehirde hakimiyet süren sessizlik büyük bir yangının habercisi olarak değerlendirilebilir. Herşey bir kıvılcıma bakıyor. Kıvılcım çıktığında, ateşin yayılması ise çok kısadır. Antep’ten, Urfa’ya, Urfa’dan Antakya’ya, oradan İstanbul’a yayılacak olan ve tüm ülkeyi kaplayacak bir nefret yangını kapıda bekliyor. Bunun sonucunda olabilecek olayları tahmin etmek o kadar da zor değil. Suriyeliler linç kültürünün getirdiği bir takım olaylara maruz kalacak, dönecek yerleri olmayan ‘misafirlerimiz’ tutunacakları tek dal olan Türkiye’de kalabilmek için mücadele etmek durumunda kalacaktır. Karşılığında ise yerli halkla olan çatışmalar artacak. Ve sonucunda, her zaman olduğu gibi, tüm suç münferit olaylara bağlanacak, yanlış politikalar yine arınacak… Olaylardan her zamanki gibi suçlular sıyrılacak, masumlar suçun sahibi olarak kalacak…

Evet bu dünyada çok felaket var… Her yer mayın tarlası gibi, özellikle de gittiğim yöre için bu kavramı komşu şehirler adına da kullanabilirim… Ama en büyük felaket Wilde’in dediği gizemli cümlede yatıyor…

1 Comment

  1. Avatar
    Zahide Haziran 28, 2015

    Kendiniz de kabul ettiğiniz üzere ekonomik anlamda bir çöküş yaşanmaktadır Gaziantep’te. Bunun sebebini işverenler, ev sahipleri ve fırsatçılar olarak görüyorsunuz, haklılık payınız var. Peki hızla artan bu nüfusta bu tür problemlerin sebebinin sadece bu olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ülkenin gerekli tedbirleri almadan sadece insiyatif gösterdiği için Suriyelileri Ülkemize aldığını da biliyorsunuz. Bir insanın suçu tabii ki de bir millete aksettirilemez, fakat ben de Gaziantepliyim her ne kadar Ankara’da yaşıyor olsam da bütün yakın akrabalarım Gaziantep’te oturuyor ve Suriyelilerin önceden ‘rahat rahat yaşayabildiği’ dediğiniz dönemde burada yaşanılan problemleri araştırdınız mı? Ben size birkaç örnek vereyim, böylece kimin cani şekilde bir topluma zulüm ettiğini görebilesiniz; Bir ev sahibi kadın aylarca kirasını alamıyor ve en sonunda Suriyeli ailenin kapısına dayanıyor, kadını tamam paranı vereceğiz diye içeri alıp arkasına hortum takıp bağırsaklarına su vererek işkence edildiğini, sokaklarda gezen yerli kadınlara ve özellikle çocuklara tecavüz ettiklerini ve bunun gibi yüzlerce haberi bilerek mi bu yazıyı yazıyor ve de eleştiriyorsunuz acaba? Daha önce de bahsettiğim gibi bir kişinin ya da on kişinin yaptığı bu şeylerden dolayı bütün bir milleti suçlayamayız evet ama bunların sayısı gitgide o kadar çoğalmış durumdaki, yerli insanların Suriyelilere isyan etmesi olağanlaşıyor. Ucuzu işçi çalıştırma diyorsunuz, peki Suriyelilerin kapı kapı dolaşıp ne para verirse versin beni işe alsın diye işverenlere yalvardığını biliyor musunuz? 1,000lira maaş vereceği yerde 300liraya razı olarak yerli insanların işsiz kalmalarına sebep verdiklerini düşünmüyor musunuz? İşverenler bu duruma hayır ben işçime 1,000lira veririm ama çıkarmam diyeceğini mi düşünelim, hangi ütopyada yaşayalım bilemedim. Mültecilik-misafirlik tartışmasına gelirsek, bizden başka diğer ülkeler neden bu denli yardımda bulunamıyor? Savaştan kaçıp gelmişler tabii ki de büyük travmalar atlatmışlar, onlara da üzülüyorum fakat tek vicdanı olan ülke biz miyiz? Birden yaşanan bu nüfus patlamasının gerekli önlemler alınmadığı takdirde Gaziantep ve diğer bazı şehirlerdeki ekonomiyi büyük miktarda etkileyeceği malum. Fakat sizin bunu yerli halka mal edip yabancıyı ötekileştirmek olarak tanımladığınız durumu Gaziantepli vatandaşın da çektiği çileleri göz önünde bulundurarak değerlendirmeniz gerektiğini düşünüyorum. Esnaflarla konuştum diyorsunuz, benim esnaf akrabalarım da var ve onlar siz diyin yaşlarından ötürü ben diyeyim kültürlerinden ötürü sert tavırlı insanlardır. Ama bakmayın bir o kadar da merhametlidirler, akşam onlara bir kap yemek götüren yine bizim yerli insanımızdır. Bir şekilde yaşanılmış olaylara tepki olarak size göre Suriyelileri sessizleştirmek olan durum oluşmuştur. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye boşa denmemiş, lütfen bu duruma biraz da yerlilerin gözünden bakmaya çalışınız.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *