• Desaparecidos”lar. “Perşembenin Delileri”, İstanbulda Cumartesi Anneleri.

Desaparecidos”lar. “Perşembenin Delileri”, İstanbulda Cumartesi Anneleri.

İnsan hakları savunucuları ve gözaltında kaybedilenlerin yakınları tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye’nin en uzun süreli sivil itaatsizlik eylemi olarak tarihe not düşülen Cumartesi eylemleri, 27 Mayıs 1995 tarihinde ilk defa Galatasaray Meydanı’nda başlar ve 1999 yılına kadar devam eder. 1999 yılında, yoğun polis baskısı, katılımcıların sağlık sebepleri, özellikle kayıp annelerinin yaşı ve yoğun gaz kullanımı sebebiyle eylemlere ara verilir. 2010 yılında başlayan Ergenekon soruşturmaları sırasında yapılan kazılarda bulunan 90’lı yılların kayıplarına ait kemikler kayıp yakınlarını ve artık dilimize Cumartesi insanları olarak yerleşmiş insan hakları savunucularını yeniden bir araya getirir. Eylemciler hala her Cumartesi ellerinde kırmızı karanfiller ve kayıplarının resimleriyle Galatasaray meydanında oturarak adalet istiyorlar. Bu hafta 514. haftaları.

Ayşe Günaysu, Cumartesi Anneleri eylemlerinin ilk aktivistlerinden. 15 yıldır Ermeni sorunu üzerinde çalışıyor ve Amerika’da yayınlanan The Armenian Weekly’e yazılar yazıyor. Günaysu’yu aynı zamanda Özgür Gündem’den de takip edebiliriz. Ilık bir Çengelköy akşamüstünde denize karşı sohbet ettik Ayşe Günaysu ile, Cumartesi eylemleri hakkında.

 

Selin Altunkaynak: Cumartesi Anneleri eylemi fikri nasıl doğdu? İlk aktivistler kimlerdi?

Ayşe Günaysu: 80 öncesi sosyalist örgütlerde yer alan kadınlar, 80 sonrasında büyük bir değişim yaşadılar. Feminist oldular ve tabi ilk karşılarına aldıkları; kocaları ve kendi örgütlerinin şefleriydi. Çünkü bizzat evde ve örgütlerinde yaşıyorlardı karşı oldukları şeyleri, bilfiil ayrımcılığı. Erkekler yüksek politika yaparken kadınlar evde çay demliyordu, yemek yapıyorlardı. Halbuki en az kocaları kadar akıllı ve bilgili insanlardı. İnsan hakları ve Kürt meselesi alanında böyle bir çevre oluştu. O dönemler biz İHD içerisindeydik. Yine o dönemlere rastgelen bir olay oldu. Mehmet adında bir Kürt çocuğunu polis döverek öldürdü. Bu bizim için ilk kez ortalığa çıkma anıdır. 1992 yılı. Bir telefon trafiğiyle, Cumhuriyet gazetesinde bir ilan yayınlattık. 20-30 kadındık ve Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanına sahip olmaktan utanıyoruz şeklinde bir ilandı bu. Çok sert bir şeydi bu o yıllarda, 20-30 kadın Türk olmaktan utandığımızı söylüyorduk. Bu ilan bizi bir araya getirdi, buraya imza koyanlar, buluşmaya başladık. DEP milletvekili Mehmet Sincar öldürüldü biz de gittik DEP’e üye olduk.

 

Selin: Tüm bu faaliyetleri İnsan Hakları derneği adıyla mı yürütüyordunuz?

Ayşe: İHD ile ilişkilerimiz var ama bu tamamen bir kadın hareketi oldu. Neden öyle oldu neden aramızda hiç erkek istemedik bunlar bizim tarafımızdan hiç oturup konuşulmadı. Biz neden kadın kadınayız diye hiç sorulmadı. DEP’e gittik üye olduk. Politik olarak programını benimsediğimiz için ya da çok beğendiğimiz için değil, ama bu memlekette Kürt olmak şöyle olmaksa, böyle olmaksa, işkencede ölmekse milletvekili olunca vurulmaksa biz dayanışma amacıyla üye oluyoruz diye deklare ettik. Bu grupla toplanmalarımız sürdü ve bir kampanya başlattık: “Arkadaşıma Dokunma”. Express dergisi bize yerdi ve herkes o alanda kendi cümlesini söyledi, Kürt, Alevi, Ermeni arkadaşımıza dokunma dedik. Bu kampanya o yıllarda büyük yankı uyandırdı. Tabi baskılar ve gözaltılar da bununla beraber geldi.

O toplantılardan birinde Hasan Ocak’ın cesedinin bulunduğu haberi geldi. Nadire (Mater) Hasan Ocak’ın ailesinin düzenlediği basın toplantısına gitmişti, ağlayarak geldi, baba Ocak’ın, “hoşgeldiniz oğlumun düğününe” diye haykırmasını anlattı bizlere. Biz orada birşeyler yapılması gerektiğine karar verdik. İçimizden biri, Galatasaray meydanına gidelim oturalım, her hafta aynı saatte, aynı günde dedi. İşte o 27 Mayıs’tı galiba 95’te, bir avuç kadındık 10-15 kişi, elimizde pankart falan yoktu. Gittik, oturduk.

 

Selin: Peki kayıp yakınlarından bir tek Ocak ailesi mi vardı?

Ayşe: Sanırım ilk gün hiçbiri yoktu. Biz de planlı bir şekilde gitmedik zaten, oturduk yarım saate yakın, sonra birşeyler okuduk kalktık. Ama önemli nokta şudur ki, kadınlardır bunu başlatan. Daha sonra ÖDP’den kitlesel katılım oldu, Hasan Ocak’ın ailesi katıldı ilk olarak, ondan sonra Hanım Tosun geldi. Çok azdı kayıp ailesi o zamanlar. Ondan sonra, beklemediğimiz bir gelenek oluştu. Sonra saldırılar başladı. Aramızdan gözaltılar oluyordu her hafta. Ve çok komikti gerçekten, bir avuç insan, çoğu kadın, yüzlerce robokop. Sessiz oturan kadınların karşısında bekliyorlar. Orada mücadele vermek zorunda olduğumuz önemli bir konu vardı. Sol örgütler geliyordu eylemlere ve onlara bu eylemin tek amacının gözaltında kaybolan insanlara dikkat çekmek olduğunu anlatmamız gerekiyordu. Pankart, slogan olmayacaktı. Bir zaman sonra bu kurala uymamaya başladılar. Biz de müdahale etmek zorunda kalıyorduk her hafta.

Selin: Biraz da sizin hikayenizi dinlemek isterim.

Ayşe: Benim ailemden gelen bir şeydi. Kuşak olarak uzak değillerdi, eski komünistlerden geliyorlardı. Babam bir devlet memuru, annem öğretmendi. Evde, sol düşünce ve his hakimdi. Evin her yerinde kitap vardı, annem edebiyat hocasıydı, babam yarbaylıktan emekliydi, ordu mensubuydu ama hiç orduyla ilgisi yoktu, resim yapar, şiir okur, Nazım Hikmet’in şiirlerini gizli gizli çoğaltırdı, o yüzden emekli oldu sonra da devlet memuru oldu. Evde sürekli kitap okunurdu. Küçük yaştan okuyarak başladım. 13 yaşından 17 yaşına kadar büyük aşkım vardı. Şimdi o bana hatırlatıyor; o yaşta ben sana aşk mektubu yazardım sen bana Nazım Hikmet şiiri gönderirdin diye. Yani politikleşme epey eski bir yerden geliyor. Üniversiteye tam 12 Mart ertesi girdim. Öğrenci dernekleri kurulduktan sonra ben ilk üye olanlardandım. Fakat dört bir yanından çekiştiren bir sürü örgüt vardı ben her şekilde bağımsız kalmaya çalışıyordum. Hepsine yardım ediyorduk ama bağımsızlığımızı uzun süre koruduk. Çantamda tabanca taşıdığım da oldu. Polis geliyor, devrimcileri alıyordu, kapıları tutmuşlar. Biz de o zamanlar şıkız, süslüyüz. Bizi aramazlar diye böyle işleri biz yapıyorduk.

 

Selin: Hiç tutuklandınız mı bu süreçte?

Ayşe: Yok, hiç yakalanmadım, 10 yıl sonra da zamanaşımından kurtulduk, takipsizlik kararı verildi. Böyle benim hikayem…

 

Selin: Cumartesi eylemlerine geri dönelim o zaman. Sizin gözlemlediğiniz kadarıyla, Cumartesi eylemlerine katılanların profili nedir? Sadece kayıp yakınları mı, eylemlere katılarak politikleşenler var mı?

Ayşe: Ben yeni dönem eylemlere, yani 2010’dan sonrasına çok az gittim. Ama, esas olarak benim gözlemlediğim annelerdeki değişimdir. Hatırladığım kadarıyla bir anne, ‘Cumartesi eylemlerine geldikten sonra ben haykırmaya başladım, önceden gözyaşımı içime akıtıyordum, acımı söylemiyordum’ diyordu. Yani, çocuğu politik ama kendi geleneksel bir kadın. Değişim esas olarak kayıp annelerinde yaşandı.

 

Selin: Akademide Cumartesi Eylemlerinin bir kadın hareketi olup olmadığı üzerine bir çok tartışma var. Sizce Cumartesi Eylemleri bir kadın hareketi mi? Siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Ayşe: Formel olarak kadın hareketi denemez, erkekler de yer aldığı için, ama kadınlar başlattı denebilir. Eğer bir etiket koymak gerekirse kadınların başı çektiği, girişimi başlattığı bir hareket diyebiliriz.

 

Selin: En başından beri, herkes eylemleri “Cumartesi Anneleri’ olarak tanımlıyor. Siz bu eylemleri annelerin başlatmadığını söylediniz. Bunu nasıl karşılıyorsunuz?

Ayşe: Biz cumartesi insanları diyoruz. Ama, aslında toplumun hoşuna giden “Cumartesi Anneleri” idi. Kadın olmayı, annelik üzerinden tarifleme eğilimi var, biz ısrarla “Cumartesi İnsanları” diyorduk. “Cumartesi Oturmaları” diyorduk, hatta; uzun müddet basın açıklamalarımızda, ilk dönemde ben yazardım, hiç “Cumartesi Anneleri” kullanmadım.

 

Selin: “Cumartesi Anneleri”ni basın kullandı o zaman. Bir ajitasyon kültürü, her zaman ki gibi.

Ayşe: Evet, kesinlikle. Söylediğim gibi, annelik önemli bir kavram kadın olmak anlamında, kadın annedir, eştir. Kadını başka türlü sahiplenemiyor bu toplum, bize rağmen çıktı aslında “Cumartesi Anneleri” söylemi. Ama bir savaş bu doğru değildi, biz sadece kullanmaktan kaçınıyorduk, röportajlarda falan “Cumartesi Oturmaları”, “Galatasaray Oturmaları”, “Cumartesi İnsanları” diyorduk.

 

Selin: Bu kadar süre içerisinde eylemler, Türkiye’de neleri değiştirdi sizce?

Ayşe: Bence bu eylemler, gözaltında kayıplar konusunda gerçek bir farkındalık yarattı. Sonuçta başvurduğumuz yerler bizi muhatap almak zorunda kaldı. Korkunç insan hakları ihlalleri artık normalleşmişti ve hiç tepki yoktu, normal durum bu gibiydi, bunun normal olmadığı, karşı çıkılması gereken birşey olduğu konusunda farkındalık yaratan belli başlı hareketlerden biridir, belki de bu bakımdan tek bile diyebiliriz.

 

Selin: En uzun süreli, en ısrarlı hareket denilebilir Türkiye’de.

Ayşe: Gelenekselleşmedi ötekiler. Bu bir gelenek yarattı. Ve terör filan diye adlandırılan bir şeyin insan yüzünü gösterdi. Yani, terörist denen insanın da birisinin çocuğu olduğu gerçeğini. Dostoyevski’nin bir kitabı vardı, beni çok etkilemişti. Dostoyevski, 4 yıl boyunca kürek mahkumu ve kürek mahklumlarının bulunduğu yer yerin derinlikleri. Orada, çok ilginç bir şey, insanlar insanlıklarından çıkarılmış, bileklerde prangalar ve bilekler incelmiş, ahlak diye bir şey yok, en yakın arkadaşını bir kibrit için öldürebiliyor insanlar, dostluk yok. Ama o kitapta, insanın toplumsal bir varlık olduğunu anlatan çok önemli bir şey vardı. Bu mahkumlara, yol, köprü yaptırılıyor, zorla çalıştırılıyor bazen de o iş bitiyo çalışacak iş kalmıyor, sırf eziyet için çukur açtırıp çukur kapattırıyolar ve o ahlak yoksunu insanlıktan çıkmış insanlar diyor Dostoyevski, en ağır gelen iş o iş diyor.

 

Selin: Amaçsız.

Ayşe: Evet, aynen öyle. Diğeri yol yapacak, köprü olacak bir amaç var yani. Dostunu bir kuruş, bir kaşık için öldürecek kadar insanlıktan çıkmış insanlar için bile en ağır iş amaçsız olan. Bir de bir bölüm vardı kitapta, kaçaklığımda okumuştum, hiç unutmuyorum: Mahkumların kaldıkları yer taşlık. Hastalanıyorlar, tüberküloz var ve kimse ilgilenmiyor, bakım falan asla yok. Giderek, adım adım ölümünü sana anlatıyor, hırıltılı ses daha sonra o da çıkmaz oluyor, gözler pörtlemiş, bu şekilde ölüyor insanlar, bir hayvan leşi gibi. Bir kürek yardımıyla alacaklar ölüsünü, iki tane asker geliyor. Pislik her şey ölünün üstünde. Askerin bir tanesi geliyor ve onun da bir annesi vardı diyor. Bu beni çok çarpmıştı, en sefil bir varlık bile birisi için çok değerli. İnsan neden değerlidir diye sorulduğu zaman, insanın değeri neden olsun ki, insan kötü falan ama yine de biri için değerli. Şimdi toplumda da o terörist denen insanlar birisinin çocuğuydu ve onun için acı çeken birisi vardı. Böyle bir farkındalık yarattı eylemler ama Türkiye’de ne değişti, hiçbirşey, Türkiye gidiyor, Türkiye’yi değiştirmeye gücü yetebilecek birşey değil bu. Ama ben şöyle görüyorum: Şimdi bir yerlere gidip konuştuğumuz zaman görüşmek istiyorlar. Umutlu musunuz diye sorduklarında diyorum ki; bu kişisel bir şey, başka türlü yaşamak istemiyorum ve ölürken de alnım açık öleceğim, bir tek kişi bile “sahi öyle mi olmuş ne feci” derse, o bir tek kişi bile benim için değerli. “Cumartesi Anneleri” bu bakımdan Türkiye’de hiçbir şeyi değiştirmeyecek ama etkilediği bir tek kişi bile bir dünya gibi benim için.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *