• Bir Nar Bir de Kan var Bütün Kelimelerin Altında

Bir Nar Bir de Kan var Bütün Kelimelerin Altında

Düşündüm de Yılmaz Güney, bu yaşananlara nasıl bir film çekerdi acaba? Kaçak işçilerle ilgili ana karakter bir Ermeni mi olurdu, yoksa bir ‘Roman’ vatandaş mı? Belki tarlasını ekemediği, girecek evi kalmadığı için zorunlu olarak Diyarbakır’a göçen, bir Kürt gencine verirdi başrolü, belki de Suriye’den kaçmış bir mülteciye veya adını bile bilmediğimiz bir Afrika ülkesinden gelip, yakınları Yunanistan’a geçerken boğulmuş ve kendisi her nasılsa sağ kalmış bir kara derili kardeşimize…

Düşündüm… O zaman ne olmuştu diye iç geçirdim, kendime seslendim; önce kulağıma fısıldadım, sonra yüreğime sonra da sesli haykırdım; ne olmuştu o zaman… Bu sürece nasıl gelindi, nelerden geçti dedelerimiz… Ninelerimiz…

Kimiz biz; gerçekten de merak ediyorum, dedelerimizin eli kanlı mıydı? Evet, yüreğimin derinliklerinden gelen bir merak içindeyim, yoksa biz, eli kanlı dedelerin torunları olarak mı bu coğrafyada ikamet etmekteyiz…

Düşündüm, ne oluyor dedim… Gerçekten de ne oluyordu… Söze gelen, dize gelen, eskilerden, atalardan bahsedenler; dedelerinin, atalarının nasıl kelle koltukta savaştığını, kimleri öldürüp, asıp, kazığa geçirdiklerini, savaş meydanlarında binlerce ölünün üzerinden geçerek nasıl yürüdüklerini anlatmıyorlar mı? Bizim tarihimiz savaşlarla, kanlı başarı ve zaferlerle ya da hezimetlerle anlatılmıyor mu? Böyle değil mi? Ben mi yalanla büyüdüm sadece…

Şimdi, birileri kalkıp dedenizin eli kanlı dediğinde neden asla diye haykırıyorlar… Şayet, sizin dedelerinizin elleri kanlı değilse ya evde yufka açıyorlardı ya da savaş kaçkını, cesaretsiz ve korkaktılar… Bu kanlı tarih, bu savaş dolu yıllar, bunca başarı, zaferler… Korkarım… Tanrım, yoksa bu tarih bizim değil mi? Ben yalanla mı büyüdüm…

Düşününce, senin adına da konuşmaya karar verdim şirin çocuk… Dedesi yufka açan şirin, yufka yürekli çocuk… Senin de, benim de, onun da, ötekinin de dedesinin elinde kan var… Kimi, tebası olduğu iktidar adına cellatlık yaptı, kimi bir avuç arsa ve ev için, kimi özgürlük için, kimi geçmiş hesap için, kimi din için… Hepimiz suçluyuz. Çünkü o dedelerin torunlarıyız… Onların kanlarıyla suladığı coğrafyada yaşıyoruz… Senin adına da özür dileyerek başlıyorum yazıma…

 

Düşündüm, yeniden bu acılar yaşanmasın, insanlar kendi vatanlarından kaçmak zorunda kalmasınlar, ne dağda ne de bağda, ne 4 gün Vakifli’da ne de 40 gün Musa Dağında saklanmak zorunda kalmasınlar. Bir güvercin tedirginliğiyle uyanmasınlar sabahlara. Evlerinden, okullarından, kiliselerinden, iş yerlerinden korkarak çıkmak, ‘Başımıza bir şey gelir mi?’ diye adını değiştirmek, gizlemek, saklanmak zorunda kalmasın insanlar. Bir ‘güvercin tedirginliği’ ile çarpmasın yürekler. Nar taneleri gibi dünyanın her tarafına sığınmak zorunda kalmasın insanlık.

Uzun uzun düşünmekteyim, tarihin bir tekerrür olmasını dilemeden yaşamak istiyorum… Aynı şeyler bugün olsa neler olurdu diye iç geçirmekteyim… Acaba, kim kiminle ittifak yaptı diye cezalandırılır veya mükafatlandırılırdı… Kişiden yola çıkarak bir halk hedef alınır mıydı diye sormaktayım; aklım da, zihnim de evet diyor. Düşmanlıklar üzerine kurulmuş, kurgulanmış bir coğrafya nasıl huzur bulurdu ki? Nasıl bir dostluk bizi birarada tutabilirdi.

Ayrıntı bilgiler bazen çok önemli olmakla birlikte konu insan olunca öncesinin bir anlamı kalmaması gerekir. Binlerce insanın zorunlu göçünden, toplu mezarlardan, çukurlardan bahsediliyorsa sonucun nasıl olduğu, buraya nasıl gelindiğinin ve kimin daha hak edip etmediği konuşulmamalıdır. Zulüm hak edilmez… Bu değişmez bir kural olmalı…

Düşündüm, neler olmuş diye iç geçirdim…

Bugün neler oluyor diye fısıldadım kulağıma, sonra da yüreğime… Hatırlar mısınız her konuda açılım yapan bir başbakanımız vardı. İlkinde şarkılarla, türkülerle, anaların çığlığıyla başlamışlardı. Analar halen ağlıyor… Şarkılar dilsiz. İkinci ‘açılım’ toplantısı ise sinemadan örneklerle devam etmişti. Tomris Giritlioğlu’na yaptığı övgülerle sürdürmüştü sözlerini… Ve sinemanın çirkin kralına sözü getirmişti. Yaptığı konuşmada, “şunu tüm samimiyetimle ifade ediyorum, eğer bu ülkenin otoriteleri Yılmaz Güney’in filmlerine kulak vermiş olsalardı, inanın Türkiye bugün çok farklı bir yerde olabilirdi. Yoksulluğun, yasakların, baskıların törelerin hüküm sürdüğü bir ortamda Yılmaz Güney ‘Arkadaş’ ve ‘Umut’ filmleri ile dilsiz, çaresiz kimselerin sesi umudu olmuştur” diyerek bitirmişti. Şimdi de ne Giritlioğlu kaldı ne de Güney. Sinemalar bile yasaklanır oldu.

Şimdi o örneklemelerle süslediğiniz Yılmaz Güney yaşasaydı! Acaba nasıl bir film çekerdi. Ahmet Kaya nasıl bir beste yapardı? Hiç düşündünüz mü? Ben merak ediyorum. İnanın herkes merak ediyor.

Sonrasında ne oldu hatırlar mısınız o “muhteşem” açılımları yapan ve o açılımlarda açılış konuşmalarını yapan, Giritlioğlu’na övgüler yağdıran aynı kişi, Ermenistan ile ilgili bir sorun yaşandığında “100 bin kaçak Ermeni göçmeni geri gönderebiliriz” lafını duyduğumda açılım kafamda kapandı ve anladım ki bu dik duran koca yürekli halk da bu halkın temsilcileri de katliam yapmaz, soykırım hiç yapmaz ve dedeleri de yapmamıştır özür de dilemezler…

Düşündüm de Yılmaz Güney, bu yaşananlara nasıl bir film çekerdi acaba? Kaçak işçilerle ilgili ana karakter bir Ermeni mi olurdu, yoksa bir ‘Roman’ vatandaş mı? Belki tarlasını ekemediği, girecek evi kalmadığı için zorunlu olarak Diyarbakır’a göçen, bir Kürt gencine verirdi başrolü, belki de Suriye’den kaçmış bir mülteciye veya adını bile bilmediğimiz bir Afrika ülkesinden gelip, yakınları Yunanistan’a geçerken boğulmuş ve kendisi her nasılsa sağ kalmış bir kara derili kardeşimize… Belki müziği Ahmet Kaya yapardı kimbilir?

Gerçekten de, Yılmaz Güney bugün yaşasaydı nasıl bir film yapardı bilemedim ama bildiğim bir şey var ki, herkes en hassas yerinden kanar…

Yine tekerrür etmişti kanlı-şanlı tarihimiz…

Evet, kan var tarihimizin altında. Evet, kanla yazılan tarihin evlatları, kansız bir gecenin sabahına uyanmak istemiyorlar belki de… Kelimeler kadar keskin. Yüreği acıtan dikeniyle, kan var bir tarihin atardamarlarında… Cemal Süreyya’nın sonrayı gördü-yazdı dediğim şiiriyle sona varmaya çalışıyorum:

 

Kan var bütün kelimelerin altında
Bir gül al eline sözgelimi
Kan var bütün kelimelerin altında
Beş dakka tut bir aynanın önünde
Kan var bütün kelimelerin altında
Sonra kes o aynadan bir tutam
Beyaz bir tülbent içinde
Koy iç cebine
Bütün bir ömür kokar o ayna
Kan var bütün kelimelerin altında
İşte o kandır senin gülüşün
Sızmıştır hayatın derinlerine
Siyahtır orda kırmızıdır
Daldan dala atlar
Sever çocuklara anlatılan masalları
Ama iş savunmaya gelince
Yalnız alevi savurur
Ve güneşin solmaz çekirdeğini
Yalnız doruklarda
Umulmadık bir gün olabilir bugün
Kan var bütün kelimelerin altında…

Ve kan, bütün tarihimizin altında…

Bütün kelimler kanla yazıldı. Kelamın dili de kanlıdır artık. Ve hiç kimse masum değildir. Yaşatamadığımız için biz de suçluyuz…

Durduğunda sessiz yumuşak, ele geldiğinde oynak, can alan, sevda katan, sese ahenk, tele dil veren tarihin mihrabı önünde eğiliyorum ki bu coğrafyanın tarih boyunca isyanlarında öldürülmüş, acı çekmiş, yurdundan göç etmek zorunda bırakılmış insanlarına sesleniyorum, onların torunlarına sesleniyorum ki yapılan şey hataydı. Katliamdı, soykırımdı… Acımasızdı.

Ve bir o kadar da caniceydi… Sürgünleriniz de, ölüleriniz de, acılarınız da içimi acıtıyor… İçim yanıyor… Sizi anlayamıyorum… Çünkü yaşananlar anlaşılır gibi değildi. Bir ülke dört bir yanından, denizden, havadan, yürüyerek, koşarak terkedilmek zorunda kalınıyorsa, sobada köz harlanmamış, yürek dağlanarak, elinde bir dilim ekmekle kaçar gibi, zorunlu gitmeleri hiç anlayamam.

Bu coğrafya acılarla dolu, bir ucundan diğerine kardeş kanıyla abdest alan padişahların hüküm sürdüğü bu topraklar kan kusuyor… Kanla yoğruldu topraklar. Senin de, benim de, bizim de, her bir yerimiz, her yerimizden kanıyoruz… Evet “kan var bütün kelimelerin altında” ama yeniden bu acıların yaşanmaması için, yeniden bir güvercin tedirginliğinin olmaması için, yeniden nar taneleri gibi dünyanın dört bir yanına dağılmamak adına, çocuğumun, torunumun gelecekte benim babamın, benim dedemin eli de yüreği de temizdi diyebilmesi için yanınızda olacağım kardeşim… Ne yaşanmışsa, ne olmuşsa beraber anlatacağız… Ne adına yapılırsa yapılsın, kim adına yapılırsa yapılsın; ulus sevdası, vatan aşkı… Neresinden bakarsan bak… Kelimeler kanlı kaldıkça, “Masum insanları öldürmenin utancını kapatacak büyüklükte bir bayrak olmayacaktır”…

Utanıyorum kardeşim…

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *